“ Bir çocuğun en çok anne babası tarafından anlaşıldığını hissetmeye ve en çok da aile içinde değerli olduğunu bilmeye ihtiyacı vardır. Ailesinde bunu bulamayan çocuk ömrü boyunca bu değeri başkalarının gözlerinde ve sözlerinde arar. Çünkü özdeğerinin farkına varamamıştır.”
Kitabın adına aldanıp tatlı bir hikaye bekleyenleri biraz hayal kırıklığına uğratabilir Şermin Yaşar’ın son kitabı Altı Harfli Bir Tatlı Çünkü tatlılar bu kitapta çok güçlü birer çağrışım aracı. Meltem’in anılarında yer eden, onun yaşanmışlıklarından ve karşılanmamış beklentilerinden Selime teyzenin iç kırıklıklarına birer köprü olmuş her biri.
Selime teyze ve Meltem’in birbirine fısıldadıkları ve çoğunlukla da kendi zihinlerinin derinliklerinden çıkarıp tekrar anımsadıkları tatsız geçmişleri romanı duygusal bakımdan ağırlaştırıyor.
Anlattıkça birbirleri ile şifalanan iki kadın hikayesi okuyoruz ama eminim bir çok kişi kendi çocukluğuna ve aile ilişkilerine ait pekçok şey bulacaktır kitapta.
Şermin Yaşar ’ın tarzını bilen bilir, kısa sade cümlelerle, satırlarını çok süslemeden, gerçekçi ifadeleri vardır. Duygu sömürüsü yapmadan içinizi acıtır, inceden inceye duyguları harekete geçirir ve karakterlerinin büyük travmalarını açıklamaz size tekrar tekrar yaşatır.
Kitabı okuduktan sonra yalnızlık ve kimsesizlik kavramları üstüne derinlemesine düşündüm; nedense birbirlerine çok yakın şeyler gibi gelirdi bunlar bana ama Meltem’in kimsesizliği onun için doldurulmaz bir boşlukken Selime Teyze’nin kendi tercihi olan yalnızlığı başka başka kapılar açtı zihnimde.
Keyifli okumalar dilerim.
Kırmızı PazartesiYaprak Fırtınası’ndan sonra Gabriel Garcia Marquez’den okuduğum ikinci kitap. İlk cümlesinden son bölüme kadar kendine spoiler veren ama merak duygusu hiç azalmayan bir kısa roman. Belki de bir umut söylenenlerin gerçekleşmeyeceğini bekleyerek okuyoruz son sayfalara kadar.
Tüm kasaba Santiago Nasar’ın öleceğini biliyor ancak şaşırtıcı bir umursamazlık içinde kendi hayatlarına devam ediyor. Bir çeşit müdahalesizlik halindeler. Sayfalar ilerledikçe olayın nasıl gerçekleştiğine şahit oluyoruz ancak bu kadar bilinene rağmen hikaye pekçok bilinmeyenle ve cevabı verilmemiş soruyla sona eriyor.
Santiago Nasar suçlu muydu yoksa masum mu hiç bilemeyeceğiz. Ama sıra toplumun vicdanını yargılamaya geldiğinde bunun gerçekten önlenebilir bir cinayet olduğunu anlıyoruz.
İnsanların sorumluluk almaktan kaçışı, etraflarında olan bitene kayıtsızlıkları ve sürekli bir başkasının bir adım atmasını bekleyişlerinin sonucu tam da söylenilen şekilde gerçekleşiyor ve cinayet suçu bireysel bir eylemden toplumsal bir eylemsizliğe evriliyor.
Kitabın anlatımı çok akıcı ve günlük dil kullanılmış buna rağmen satır aralarında güçlü alt fikirler barındırıyor.
Keyifli okumalar dilerim.