Oturduğum masadan sıkılan gözlerle etrafı izliyorum. Klasik bir salon düğünü işte. Etrafa kısık gözlerle bakıp, bekar oğullarına kız arayan anneler, etrafta koşuşturan çocuklar, uzun süredir görüşmüyoruzlar, niye hiç aramıyorsunlar, sen niye aramıyorsunlar. Ben aramasam sormasam arayacağın soracağın yoklar, çok güzel olmuşsunlar, kıyafetin şıkmışlar, saçların çok yakışmışlar, gençleştin mi senler, zayıfladın mı birazlar, yok biraz kilo aldımlar, ne yesem yarıyorlar, geçen gün seni andımlar eşliğinde düğünün giriş bölümü tamamlanıyor.
Uzun süredir birbirini görmeyen akrabaların sahte gülüşleri eşliğinde gelinle damat ilk dansı yapmak için sahneye çıkıyor. Gözler ikisinin üstünde. Sahnede Fransızca şarkı eşliğinde dans ediyorlar. Fransızca şarkının hemen ardından Erik Dalı'nda oynayacaklar. Böylece romantik bir Fransızca şarkı ile "erik dalı" art arda gelip bütünleşecek. Kız tarafına göre gelin güzel, oğlan çok çirkin. Erkek tarafına göre de gelin güzel, oğlan çok çirkin. Oğlanın çirkinliği su götürmez bir şekilde herkes tarafından onaylanıyor. Oyun havası başladığı sırada halam geliyor masaya. Oturur oturmaz, "Oğlan çok çirkin" diyor. Annem bir şey demiyor Allah var ama gözlerini yumup, başını öyle bir sallıyor ki, bu hareketlerinden "Hem de nasıl çirkin." anlamı çıkıyor. Halam devam ediyor. "Nişanda da çirkindi ama şimdi daha çirkinleşmiş" diyor. "Çirkinse çirkin. Okuyup doktor olmuş ya!" diyor annem. Anneme göre çirkin doktor yoktur. Ya pratisyen doktor vardır ya da uzman. Bizim damat aile hekimiymiş. "En az sekiz bin alır" diyor annem. Babam, "kız da doktor oh maşallah" diye ekliyor. Annem hesap ediyor hemen, "8 bin de o alır. Etti mi 16 bin?" Evet, 16 bin eder, diyorum. Ters ters gözümün içine bakıyor. Ben okumadım ya, ondan bu ters bakış. Okuyup bir baltaya