Öldüğünde başucuna bir çam fidanı dikmiştik.Her gelişimde, ne kadar zaman geçtiğini ona bakarak anlıyorum.Sayılar benim için bir şey ifade etmiyor. Az önce olmasıyla on sene önce olması arasında bazen bir fark olmuyor. Çünkü bilirsiniz, takvimlere bakarak tayin edilen zaman sadece buz gibi bir matematiktir.Oysa özlemekler sayılmaz. Özlemekler bilhassa yalnız kaldığınızda gelir suratınıza kürekle vurur.
Bütün manzarayı dolanır da güneş , vurur.
(Tek tek ağaçlarına ovanın,
Bir fırfırlı eteğine suyun, bir uzağına nehrin)
Bir derdim var vurmaz dibine
çok mu saklı derdim, çok mu derin
çağırmadı dilim, dönmedi bunca zaman,
bekliyor dilsiz taşın üstünde,
üşümüş uzun uzun, hepsinden serin.
Pek çok insan beklenti yükledikleri insanları sevdiğine inanıp, aralarındaki bağın gelişip zenginleşmesine katkıda bulunmamasına rağmen o insanlar tarafından “yaşatılmayı” bekleyebiliyor.Oysa, aslında , hayatımızın ilk dönemlerinden bugüne taşıdığımız alacaklarımızı, yetişkin insan olarak kurduğumuz ilişkilerden “tahsil etme” hakkına sahip değiliz. Bu talebimizde direndiğimizde, genellikle kendileri de tahsilat peşinde insanlarla karşılaştığımızdan , ilişkilerimiz düş kırıklığıyla sonlanıp tükeniyor. Ancak , yalnızca başkalarının değil, kendimizin de masum olmadığını, kendimizi ve onları yargılamadan kabul etmeye başladığımızda , çocukken yitirdiğimiz masumiyetle biraz olsun yeniden buluşma umudunu taşıyabiliriz.
Oysa “ben-sen” ilişkisinde ,iki insan birbirlerini oldukları gibi, beraberliklerini de bir bütün olarak yaşar.Böyle bir beraberlik,bazı psikoterapi uygulamalarının da kusuru olan ve bir insanın diğerini anlamaya çalışması ya da ona ulaşmak için çaba göstermesinden farklı bir yaşantıdır.Bir başka deyişle bu,”Ben ona şunu verdim,o bana bunu verdi” şeklindeki yaşantılardan farklıdır.Alma ve verme aynı anda yaşanır,adı konmadan ,tanımlanmadan.Çünkü yaşantılarda tek başına bir “ben” yoktur, “ben-sen” tek bir yaşantıdır.