Kabul edilmesi en zor gerçekle yüzleşmek insanı sükûnete boğardı.
Ruhu göremeyenler için şekil daima güneşti.
Bilmeyenlerin arasında bilen olmak en büyük lanetti. Dinlemeyenlerin arasında duyan olmak ise felaketti.
Merakları ortak olan varlıklar bir gün birbirlerini mutlaka bulurlar.
Birini görmek, adını bilmek, selamını almak değildi ki tanışmak. Birbirimize bulaştırdığımız düşünceler, fikirler, duygular olmadan nasıl tanışıklık olsundu... Gerçek tanışma, fikrin hissini karşındakine bulaştırmak değil miydi?
Önce insan olacaksın, sonra Müslüman ya da Hristiyan ya da Yahudi... Tüm bu dinler, insana insanlığı öğretebilmek için sunulmuşlar. Sen, insan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok. Çünkü din gidilen bir yoldur, varılan yer değil.
Krizlerimiz baskıladığımız yerde yoğunlaşıp artık baskılanmayacak bir basınca gelince, yani ruhumuzun kömürü elmasa dönüşünce, duygularımız bir yanardağın volkanı gibi bilincimizin en derininden öyle çıkarlardı ki yüzeye, hallerimize bulaşır, karakterimiz işte o zaman yüzeye ulaşırdı.
İnsanın kazanamayacağı tek savaş kendisiyleydi. Ama o yenilgi öyle kıymetliydi ki... işlevsiz düşüncelerimiz, gereksiz bilmişliklerimiz, ezbere hallerimiz içimizdeki meydanlarda verilen muharebelerde ayıklanıyor, karakterimiz bu yenilgilerden doğuyordu.
Bulaştıracak fazla sevgisi olanlar karşındakinin korkaklığını umursamazlardı! Sokakta yaşayan hayvanların sevgisi hep fazlaydı. Sevgi kesinlikle bulaşıcıydı!
Belki de hayvanlar kendi sevgi açlıklarından değil, aslında kimin sevgiye ihtiyacı olduğunu hissettiklerinden takip ediyorlardı peşlerine takıldıkları kişileri belki de gerçekten yanlış anlaşılıyordu. Sorumluluk almaktan kaçarken sevgiye fırsat vermeyen kuru bir yaşama mı dönüyordu