Tam altı defa prova yaptılar. Hepsi de öyle kötüydü ki, utancımdan öleceğim sandım. Altı akşam hiçbirinin yüzüne bakamadan kollarımı kavuşturup oturdum. Onlar sahneye, yani tahtanın önüne çıkıyor, konuşuyor, bağırıyor, ellerini alınlarına koyup şaşırıyor ya da birbirlerinin omuzlarında ağlıyor, onların yerine oturduğum yerde ben kızarıp bozarıyordum. Sıra bana geldiğinde her şey çok anlamsız görünüyordu. En başta da rolüm! Sahnenin solundan girip bankta tek başına oturan adamın karşısında duruyordum, onu tanıyormuş gibi dizine vuruyordum ve "Sanki bu dünyada ne olduysa siz yokken oldu bayım!" diyordum. Adam da bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Önce yüzüme sonra da sırtıma. Çünkü söyleyeceğimi söyledikten sonra girdiğim yerden sahneyi terk ediyordum. Bana kalırsa ters taraftan çıkardım, böylesi daha inandırıcı olurdu. Yönetmen ilk üç provada bu sahnenin ne kadar önemli olduğunu anlatmıştı: "Bütün oyunun gerilimi en yüksek sahnesi. Oyunun kırılma noktası."
Kırılma noktası... Doğrusu pek anlamıyordum. Bir çocuk parkta oturan tanımadığı bir adama neden böyle bir şey söylesin ki? "Saçmanın gerçeği ele geçirmesi var bu sahnede," diyordu yönetmen. Öte yandan söylediğim cümleyi seviyordum, yani sevmiştim. Bir kere gizemli bir şeydi. Gizemli şeyleri oldum olası severim. Bir de adamı şaşırtmak hoşuma gidiyordu. Küçük bir an için bile olsa ondan üstün biri gibi oluyordum.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yalan söylediklerini biliyoruz...
Yalan söylediklerini biliyorlar...
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar...
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz...
Ama hâlâ yalan söylüyorlar...
Alexandr ISAYEVICH SOLZHENITSYN