Ergenlik Kapıyı ÇarpıncaSaniye Bencik Kangal
Markette ağlayıp kendini yere atan iki yaşındaki bir çocuk, ya da ergenlik dönemindeki çocuğun duygularını yönetemediği için ani çıkışlarda bulunması, çoğu zaman davranış problemi olarak değil gelişimsel bir özellik olarak değerlendirilir. Davranışın problem olup olmadığını anlamadan önce şu sorulara bakmak gerekir:
1. Bu davranış gelişimsel olarak normal midir?
2. Çocuk bu davranışla hangi mesajı veriyor? Neyi öğrenmeye çalışıyor?
2.5–3 yaşındaki çocukların markette, AVM’de veya restoranda ağlama krizlerine girmesi, istediğini elde etmek için çabalaması gelişimsel olarak tamamen doğaldır. Bu dönemde çocuk egosantriktir (benmerkezci). Örneğin, evde aynısı olmasına rağmen oyuncakçıda gördüğü arabayı istemesi, henüz üst beynin muhakeme etme becerileri gelişmediği için beklenen bir durumdur.
“Benim evde aynı oyuncaktan var, almama gerek yok” diye düşünemez; ancak bunu nasıl düşünebileceğini zamanla öğrenir.
Ebeveynler bu durumda, çocuğun bulunduğu gelişimsel dönemi bilerek davranışın arkasındaki mesajı düşünmeli ve çocuğun neyi öğrenmeye ihtiyaç duyduğunu gözlemlemelidir. Çünkü çocuk bu yaşlarda hem kendi sınırlarını hem de ebeveynlerinin sınırlarını test eder.
Oyuncakçıda ağlayan bir çocuk, eğer her ağladığında istediğini elde ediyorsa, bunu bir öğrenme yoluna dönüştürür. Ancak ebeveyn uygun sınır ve yönergelerle yaklaşırsa, çocuk bu davranışı bir problem haline getirmeden duygularını düzenlemeyi, beklemeyi ve hayır cevabını kabul etmeyi öğrenebilir.
Bu sınırların nasıl konulabileceği ve ebeveynlerin neler yapması gerektiği, kitapta bir aile üzerinden ve gelişimsel dönemler göz önünde bulundurularak çok güzel bir biçimde açıklanıyor.
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalomİlayda Dağdagül
“Acaba çevreme bakmayarak ömrümün ne kadarını boşa geçirmişimdir? Daha doğrusu, bakıp da görmeyerek?”
Viyana’da tatildeyken bir mektup alan Dr. Breuer’den, onlarca doktora gitmesine rağmen hastalığına çare bulunamayan bir hastaya tedavi yaratması istenir. Bu kitabın öğrencilere ders niteliğinde yazıldığını bildiğim için, bir doktorun hastasını seanslarla nasıl iyileştirdiğini okuyacağımı sanmıştım.Ama karşıma bundan çok daha derin, felsefi bir yüzleşme çıktı. Bu her insanın okuması gereken ve kendi tedavimizi anlamamıza yardımcı olacak bir roman.
Nietzsche yalnızca bir hasta değil; kimseye güvenmeyen, üç kez ihanete uğramış ve artık tedaviye inanmayan bir düşünür. Dr. Breuer ise dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın içinde, kendi benliğini kaybetmiş bir adam. Her iki karakter de bir fırtınanın içinde, kendileriyle savaş halindeler.
Nietzsche’nin dediği gibi: “Ağacın büyüyebilmesi için fırtınalı havalara ihtiyacı vardır.”
Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bu romanda, konuşma terapisinin doğuşuna, insanın kendi iç sesini bulma çabasına ve benliğini yeniden inşa etme sancısına tanık oluyoruz.
Benim için tekrar tekrar okunacak, karakterlerinin iç dünyasını asla unutamayacağım bir eser.
Söyleme BilmesinlerŞermin Yaşar
Hayata hep kendi açımızdan bakarız. İçimizde verdiğimiz savaşta galip gelenin biz olacağına inanırız. Sonra bir gün, bu savaşın kazananı olmanın da kaybedeni olmanın da aslında hiçbir öneminin olmadığını anlarız.
Üç kardeş…
Ethem’in cümleleriyle dahil oluyoruz bu aileye. Ne bir eve, ne bir aileye, ne de bir memlekete ait hissedebilen ortanca çocuk o. Emin, "Ortanca çocuk böyledir, üzme kendini," diyerek avutmaya çalışsa da Ethem için bu sözler yalnızca boş bir teselliden ibaret kalıyor.
Kimin ne yaşadığını, neyi neden yaptığını gerçekten bilebilir miyiz? Dahası, her şeyi bilmemiz gerekir mi? Ethem’in içindeki boşluk neden bir türlü dolmuyordu? Evi, arabası, karısı ve mis gibi çocukları olmasına rağmen neden mutlu değildi? Kimse ona “Ethem, senin neyin var?” diye sormamıştı. Kendisi bile farkında değildi belki ama çevresindeki insanlar neden fark etmemiş, neden ona yardım etmemişti?
Kitabı okurken karakterler birer birer konuşmaya başladığında, bir noktadan sonra ister istemez, “Acaba diğeri bunun hakkında ne düşünüyor? O kendi içinde nasıl bir savaş veriyor?” diye sormaya başladım. Kitabı bitirdiğimde uzun uzun düşündüm, sindirmeye çalıştım. Kimi dinlesem, ona hak veriyordum.
İnsan her zaman kendi hikayesinin girişini yazamıyor. Hikayede bizim elimizde olmadan verilen rolü oynamak kalıyor. İstemeyerek de olsa oynamak zorunda kalınca anlıyordu insan aslında ‘haklı taraf’ diye bir şeyin olmadığını.
“Ben adam öldürmem. İnsan öldürmek çok kötüdür. İnsan hiç Allah’ın yaptığı en güzel binayı yıkar mı?” İnce Memed 4Yaşar Kemal der Yaşar Kemal İnce Memed’de. Ancak okuduğum romanda görüyoruz ki insan öldürmek oldukça basit bir eylem haline gelmiş; dahası, bu eylem birçok gerekçeyle insan yüreğinde hafifletilmeye çalışılıyor.
Kitap daha ilk sayfalardan okuyucuyu içine çekiyor. Akıcılığı o kadar güçlü ki, karşılaştığım nadir klasikler arasında yerini aldı. Karakterlerin bir ya da iki sayfa sonra okuyucuda hangi duyguları uyandıracağı öngörülemez bir şekilde ilerliyor.
Bir insanın “hayvanlaşması” için ne gerekir diye düşündüğümde; kıskançlık, haz, ihtiras, üstün olma arzusu ve mevki hırsı gibi duyguların bunun için yeterli hatta fazlasıyla etkili sebepler olduğunu görüyorum.
Roubaud çiftinin evinde, Severine’nin geçmişte üvey babasından aldığı yüzüğe dair bir soruyla hikâye başlıyor. Aşka alet edilen Severine, şimdi de ölüme alet olacaktır. Diğer bir karakter olan Jacques, bir makinisttir. Roubaud ve Severine’nin sırrına tanıklık eder ancak bu gerçeği saklamayı tercih eder. Bu romanda tercihler çok sorgulanmalı bir sorgu yargıcının neyi ne gerekçeyle sakladığı çok tanıdık gelse de her zaman sorgulanmalı. Hayvanlaşan İnsanEmile Zola
Tarık TufanGece Açan Çiçekler
Kitabı şimdi bitirip kenara koydum ve sadece düşünüyorum.
Okuduklarımı nasıl anlatabilirim?
Çok güzel bir kurguyla tüm karakterlere hikayelerini anlatmaları için söz hakkı verilmişti adeta.
Okudukça okuyasımın geldiği 312 sayfa boyunca tek sayfasında bile sıkılmadım. Kurgusu muhteşemdi. Şaşkınlıktan durakladığım zamanlar oldu. Mutlaka bir başka kitabını da okuyacağım.