Ne zaman insan kalabalığı içerisinde yüreğim sıkışacak gibi olsa Zülfü Livaneli' nin "Serenad" kitabını açar 88. Sayfayı okurum...
Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru ..., insanlara karşı kendini koru!
Zülfü Livaneli, Serenad
Tüm hikaye ütopik bir adada( Minyatür Ülke) geçiyor. Huzur içinde, dostça ve kardeşçe yaşayan ada halkının günleri bahçelerden meyve ve sebze toplayarak, hayvanlarını besleyerek ve keyifli sohbetler ederek sürüp gidiyor.
Minyatür ülke halkı yıllardır alıştıkları hayata mutlu mesut devam ederken, darbeci bir başkan emekliliğini geçirmek için bu huzur dolu adaya yerleşiyor. Başkan gelir gelmez yerleştiği bu ütopyayı tam bir distopyaya dönüştürüyor. Otoriteyi tek bir kişide toplamaya çalışıyor( ne kadar tanıdık geliyor), hayvanlarla insanların dostluğunu bozuyor, bu da yetmiyor komşuların arasını da bozarak adadaki tüm huzuru yok ediyor.
Bunları bize Son adanın 36 numaralı dairesindeki yaşayan anlatıcısının yaşadıklarını bize anlatması ile kurgulanmamış olarak farklı yazım tekniği ile detaylı olarak bizlere değişik şekillerde anlatıyor. Şahsına münhasır bir kitap okuyacaksınız.
Martıların hayatları okuyoruz ama konu martılar değil? (Daha önce George Orwell hayvanlarla anlatmıştı)
Turizmin eşrafını okuyoruz ama konu turizm değil? Ekolojik denge?, konu oda değil,efsaneler, leylekler, tilkiler, konu bunlarda değil ama hikaye içinde hikayeler ile bizlere başkaldırıyı ya da “BAŞ-KAL-DIRA-MA-MA”yı anlatıyor.
İyilik ve kötülük düğümünü acaba siz çözebilir misiniz?
“Zulme karşı direnmeyen insan önce onurunu ve özsaygısını yitiriyordu.”
S:156
Bu hikayeyi okurken direk aklıma gerçek bir hayattan 2. Dünya savaşında Hitlere karşı söylenmiş Martin Niemöller’in ünlü sözü geldi kitabıda direk özetliyor;
“Önce sosyalistler için geldiler, sustum—çünkü sosyalist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, sustum—çünkü sendikacı değildim.
Daha sonra Yahudiler için geldiler, sustum—çünkü Yahudi değildim.
Sonra benim için geldiler—benim için konuşabilecek hiç kimse kalmamıştı.”
Gerçi
Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor. "Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?" diye sorar Kubilay Han. "Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi," der Marco. Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler: "Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer." Marco cevap verir: "Taşlar yoksa, kemer de yoktur."