Zor zamanlarda, her birimizi izleyen biri (bir arkadaşın, eşimizin, ölmüş ya da hayatta olan birinin veya Tanrı'nın) olduğunu ve onları hayal kırıklığına uğratmamamız gerektiğini söyledim. Onlar bizi sefilce değil, gururla acı çekerken ve nasıl öleceğimizi bilirken görmeliydi.
Bu biriciklik ve teklik, her bir bireyi birbirinden farklı kılıyor ve varlığına insan sevgisi veya yaratıcı çalışma gibi anlamlar katıyordu. Bir insanın yerini başka birinin almasının olanaksızlığı anlaşıldığında, varoluşu ve yaşama devam etmesi büyük bir sorumluluk halini alıyordu. Kendisini özlemle bekleyen bir insana veya bitmemiş bir çalışmaya karşı sorumluluğunu fark eden insan yaşamını asla çöpe atamıyordu. Varoluşunun "neden"ini bildiği için tüm "nasıl"la katlanabilir hale geliyordu.
Genel olarak merak ettiren, başlangıcı keyifli, yer yer odağımı tamamen toplayan, sonlara doğru da sıkıldığım bir kitaptı.
Vejetaryen - Feminist eleştirel kuram kitabı olarak tanımlıyor kendini. Ataerkil anlayışı etçil beslenme ile ilişkilendiriyor, bu iki davranışın birbirini nasıl beslediğini örneklerle anlatmış. Çoğu örnekler, tanımlar gerçekten de bu ilişkiyi gözlemlenebilir kılıyor. Doğal bir bağlantı mı, sonradan bağdaştırılmış bir ilişki mi konusunda ise bulanık kalmış bir kitap. Kitaptaki birçok görüşe, örneğe ve tanımlara katılıyorum; katılmadıklarımı/eleştirdiklerimi ise alıntılayarak paylaştım.
Özet olarak, hükümetlerin başlattığı dayatılan beslenme tipleri sonucu yeni bir diyet/yeme biçimi yaygınlaşmış, daha sonra ticari amaçlarla bu yeme alışkanlığı kadınlar ve çıplaklık kullanılarak reklam edilmiş ve günümüze kadar büyüyürek gelmiş. Savaş dönemi hükümetleri tarafından alınan askerlere et takviyesi, sivil halka etsiz diyet gibi kararlar, erkeklik-et algısını daha da güçlendirmiş, yaygınlaştırmış, ve halen de et tüketimi özenilen bir yeme biçimi olarak geçerliliğini sürdürüyor, sorgulanmadan, aynı anahtar kelimelerle. Modernize edilmiş tüketici toplumda ise, bu bağlantı fast-food reklamlarında halen cinsiyetçi yaklaşımlar ile süslenerek ataerkil - etçil beslenme diyaloğunu toplum farketmeksizin güçlendiriyor. En önemlisi ise farkedilmeyen kayıp göndergeler... hayvanlar ve kadın...
Agnes Ryan'ın görüşüne kısmen katılıyorum ancak kurduğu bağlantıyı güçlü ve doğrudan bir bağlantı olarak değerlendiremiyorum.
İnsanlık; bir öğün, yaklaşık 5 saat, tok kalabilmek için başka bir canlıyı hayattan koparır, kendisine ait 5 saat için başka bir canlının tüm hayatı... Bu bencillik ona kan döktürür, onu şiddete yönlendirir büyük ihtimalle, korelasyon olduğuna inanıyorum, ancak bilmiyorum :)
Peki ya savaşlar? Bahsedilen savaşların, mecaz değilse eğer, vejetaryen/vegan diyetle bitirebilmesi/azaltılması mümkün mü? Mümkünse nasıl? Diğer ülkelere göre Asya toplumlarında bitkisel beslenme daha yaygın, ancak bu bölgelerde savaşlar/zulüm daha mı az?
İnsanlık diğer hayvanları yemek için öldürürken savaşlar asla sona ermez. Ne de olsa yaşayan herhangi bir mahluku rosto, biftek, külbastı gibi bir “et” biçimine çevirmek, kanlı canlı bir adamı ölü bir askere çevirmekle aynı şiddeti, aynı kan dökmeyi ve aynı zihinsel süreçleri bünyesinde barındırır.
-Agnes Ryan, “For the Church Door”, Mart 1943