Anna Karenina çoğu zaman büyük bir aşk romanı olarak okunur. Oysa Tolstoy’un yaptığı şey, yalnızca bir kadının aşkla yıkımını anlatmak değildir. Bu roman, aşkı bir sahne olarak kullanarak toplumun iktidar biçimlerini, ahlak düzenini ve cinsiyet eşitsizliğini görünür kılan politik bir metindir. Politik derken kast edilen, doğrudan ideolojik sloganlar ya da tarihsel nutuklar değildir; tam tersine, hayatın içine sinmiş, neredeyse fark edilmeden işleyen bir iktidar anlatısıdır.
Tolstoy’un asıl cesareti de burada yatar: Aşkı özel alana hapsetmez. Aşkı kamusal bir mesele hâline getirir. Çünkü bu romanda aşk, bireysel bir duygu değil; toplumun ahlak düzeniyle çarpışan bir varoluş biçimidir.
Anna’nın yaşadığı trajedi bireysel bir “yasak aşk” hikâyesi değildir. Aynı romanın içinde Oblonski defalarca aldatır, Vronski evlilik dışı ilişkiler yaşar; erkeklerin arzusu toplumsal olarak tolere edilir. Anna ise aynı eylem nedeniyle toplumdan silinir. Davet edilmez, bakışlardan düşer, sessizce ki bazen de yüksek sesle cezalandırılır.
Burada Tolstoy’un söylediği şey nettir: Ahlak, kadınlar için vardır. Erkeklerin günahı görmezden gelinirken, kadının bedeni ahlakın taşıyıcısı hâline getirilir.
Anna’nın bedeni artık kendisine ait değildir. Kiminle yaşadığı, nerede göründüğü, kimin kolunda yürüdüğü kamusal denetime tabidir. Toplum, devlete ya da polise ihtiyaç duymadan, ahlak yoluyla cezalandırır. Bu görünmez baskı, romanın en politik katmanlarından biridir.
Karenin ile Anna’nın evliliği sevginin değil, düzenin temsilidir. Karenin duygudan arındırılmış, kurallara bağlı, neredeyse kurumsal bir figürdür (ki yer yer ona üzülmüşlüğü dahi tattım Tolstoy’un manipülasyonlarına da geldim). Bu evlilik, bireyleri mutlu etmese de toplumun devamı için makbuldür. Anna’nın isyanı bu yüzden yalnızca