Yine görmezden geldim. Bir yandan bu cümlenin ağırlığı altında ezilirken bir yandan da odaklanmam gereken başka şeyler vardı. Ayrılık vakti gelip çatmıştı sonuçta. Beş senemi geçirdiğim,- belki de yaşanabilecek tüm duyguları dibine kadar yaşama şansı bulduğum bir beş seneden bahsediyorum- bu şehre ve bu şehirdeki en büyük destekçime veda vakti. Hiç de kolay olmuyor ki. Otogar dediğin hep bir hüzün yuvası. Kavuşmak güzel ya bir yerlere, birilerine kavuşabilmek için hep başka bir yerlerden kopup gelmemiz gerekmiyor mu? Bir çözebilsek şu işi. Tüm sevdiklerimizi toplayabilsek aynı yere. Zor mu olur? Peki ya bu şehirde geçirdiğim ilk senede en yakınım olan insanı şimdi görmezlikten gelmek zorunda olma durumunda hissettiğim derin acının merhemi? O daha da mı zor?
Bu hayatın algoritması biraz ilginç işliyor sanırım. Her zaman başlangıca dönmek istiyor. O istiyor istemesine, bize de çeşitli oyunlar oynuyor dönebilelim diye fakat döndüğümüzde aynı kişi mi oluyoruz ki? Ne biz aynıyız, ne aklımız, ne kalbimiz.. Sevgi şekil değiştirir derler; dostluk? Dostluk da en derin sevgilerden biri değil mi? O hangi şekle bürünüyor peki yıllar ve başkaları girince araya? Hayal kırıklığı? Hüzün? Özlem? Keşke aynı suda iki kez yıkanabilsek. Sırf o ilk yıkanmanın huzurunu tadabilmek için en azından bir kez daha.
Önce karıncaları on beş, yirmi, kırk, bin parçaya bölmeli, sonra da her bölüğü ötekine can düşmanı etmeliydi. Bölünmüş karıncalar, hiçbir zaman bir güç olamazlar, sonuna kadar da tutsak kalırlar.
Her işin başı budur. Bu içten örgütleme, çürütme işini ele alırsak, insanlar buna beyin yıkama diyorlar, karıncaların beyinlerini yıkayabilirsek, onlara karıncalıklarını unutturabilirsek, her şeyi kazandık demektir. Bu düzen kıyamete kadar sürer, siz de biz de karıncaların sırtından, onların alın terleriyle cennet bir dünya yaşarız, değil mi?