Hayata sığmak kolay değil,
elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor,
hep bir darlık, darlık,
sıkışma,
sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha
giriş kapısında durmuş,
orayı da tıkamış, ötesi bomboş,
yiğitsen ilerle.
Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek.
Bana derler ki
"Verilenler, günahları örter, perdeler."
Ben de derim ki
"Örtülüp, perdelenecek şeyleri azaltmak daha iyi değil mi?"
Bana derler ki
"Verenin malı artar."
Ben de derim ki
"Malım artsın diye vermek, vermek midir, almaya hazırlık mı?"
Borges okumak benim için kitap okumaktan çok bulmaca çözmek gibi. Öyküler klasik anlamda olay anlatmıyor; daha çok düşünmeye, sorgulamaya ve bazen de hafif bir belirsizlik içinde kalmaya davet ediyor. Üstelik metafor yağmuruna tutuyor. Bunlarla da yetinmiyor:)
Öykülerin arkasında güçlü bir kültürel ve tarihsel arka plan var. Mitoloji, teoloji, felsefe ve farklı dönemlere ait göndermeler metinlerin içine fark ettirmeden yerleşmiş. Bu yüzden okurken sık sık bir kavramın ya da ismin peşine düşüp küçük araştırmalar yapmak istiyorsunuz. Her araştırma sonrası metin biraz daha açılıyor, okuma deneyimi de derinleşiyor.
Kitaplarını okudukça, en çok dikkatimi çeken şey Borges’in sürekli aynı büyük temalar etrafında dolaşması oldu:
labirent, zaman, kimlik ve gerçeklik.
Ama bunları tekrar ediyor gibi değil; her öyküde başka bir açıdan yeniden kuruyor.
Borges’te labirent sadece mekânsal bir yapı değil, çoğu zaman zihnin kendisine dönüşüyor. İnsan düşünürken, yorumlarken, anlamaya çalışırken fark etmeden kendi içinde yollar çiziyor, çıkmazlara giriyor.
Ölüm ve Pusula öyküsü, bunun iyi bir örneği. Pusula aklın yol göstericiliğini, ölüm ise mantığın sınırını hatırlatıyor. Dedektif çözümü ararken aslında kendi sonuna ilerliyor. Bu durum, anlama çabasının insanı yavaş yavaş, bir düşünce labirentinin içine nasıl çektiğini gösteriyor.
Öyküler ilerledikçe neyin gerçek olduğu belirsizleşiyor. Olaylar sadece görünen kısımdı, alt metin ise sanki bir örtünün altında kalıyordu. Okurken “bu neyin metaforu olabilir?” sorusuyla metnin fikrini yakalamaya çalıştım.
Benim yakaladıklarım: labirent zihnin yapısını, zaman döngü ve belirsizliğe, kitaplık evreni çağrıştırıyordu.
Buna en iyi örnek,
"Babil Kitaplığı" hikayesinde, kütüphanenin bir mekândan çok evrenin modeli gibi görünmesidir. Her