Platon'un mağarasında hala iflah olmaz biçimde oturan insanoğlu, o eski alışkanlığını sürdürüp kendini gerçeklikle değil, gerçekliğin görüntüleriyle oyalıyor.
İnsan kendi kendini kandırır mı?
Bu soruya çoğu zaman "hayır" deriz; kendimize pek yakıştıramayız:)
Ama kitabı bitirdikten sonra bu cevaptan eskisi kadar emin değilim. Çünkü Zeno roman boyunca tam da bunu yapıyor.
Kendi zihninde kurduğu savunmalarla kendini avutuyor.
Mesela Zeno sigarayı bırakmak istiyor gibi yapıyor, doğru kararlar almaya niyetleniyor ama tam karar anında geri çekilip kendini hep haklı çıkarıyor. Son sigarası hiç bitmiyor. Bu "son" hep erteleniyor. Tıpkı hayatındaki pek çok karar gibi.
Bu döngü, onun sadece sigarayla değil, hayatla kurduğu ilişkinin de küçük bir özeti gibi. Aşkı, evliliği, işi, ailesi… Hepsi net seçimler değil; ertelenmiş, gerekçelendirilmiş ve sonunda “zaten başka türlüsü mümkün değildi” diyerek kabullenilen bir kader hâline geliyor.
Hastalığını bile, iyileşmesi gereken bir durumdan çok, sorumluluktan kaçmak için iyi bir bahane olarak kullanıyor.
Davranışları bana onun zayıf olduğunu değil, insan olmanın en tanıdık hallerini gösterdi.
Karar alamamak onun için bir eksiklik değil, kendi belirsizliklerini açıklamanın bir yolu. Öyle ikna edici ki, bazen ona hak verdiğim bile oldu. Belki de asıl başarısı bu; kendi çelişkilerini makul hâle getirebilmesi.
Son bölümde psikanalizle birlikte Zeno’nun kendini kandırma biçimi netleşiyor. Freud’un vaat ettiği iyileşme ona göre gerçek bir çözüm değil; insan geçmişini kurcaladıkça sadece kendini haklı çıkarma dilini geliştiriyor. Zeno’nun iyileşmesi, daha “sağlıklı” biri olmak değil, dünyanın ve normal sayılan hayatın ne kadar huzursuz bir düzen üzerine kurulu olduğunu fark etmesi. Asıl hastalık belki de bireyde değil, bu düzenin kendisinde. Kaçtığı şey yalnızca kendi iç sesi değil; kendi olmakla toplumun istediği biri olmak arasında sıkışıp kalma hâli.
Ve tıpkı günümüzde olduğu gibi, hızlı,
Özümüz ne iyidir, ne kötü, daha böyle yığınla olmadığımız şey vardır.
İyilik denen şey insan ruhunun karanlık dibini zaman zaman, gelip geçici bir süre aydınlatan bir ışıktır. Bir alevdir, parlar, bizi yakar, sonra söner. Ama o bizi aydınlattığı süre içinde kendimize bir yön seçer, sonra karanlık basınca da yine o yönü izleriz. İnsan bu yüzden iyiliğini her zaman kanıtlayabilir, önemli olan budur işte.
Bu acılı anıları kâğıda dökerken, daha doğrusu kazırken, geçmişimi görmek için yaptığım ilk denemede içimde bir saplantıya dönüşen o imge, bir dizi vagonu yokuş yukarı peşisıra sürükleyen o lokomotif, bana ilk kez o divana uzanmış, babamın soluğunu dinlerken gözükmüştü. Çok ağır yükler sürükleyen lokomotifler böyle giderler: düzenli çuf-çuflar çıkarır, sonra hızlanır, sonra duraklarlar, tehdit dolu bir duraklamadır bu, çünkü kulak veren kimse makinenin ardındaki yükle birlikte vadiye yuvarlandığını göreceğini sanıp korkar. Gerçekten de belleğimi ilk zorlayışım beni o geceye, ömrümün o en önemli anlarına doğru götürmüştü.