Merhaba, bugün bu kitabı biraz eleştireceğim. Katılan olur olmaz, bu yazıcaklarım bir ‘tarihçi’ olarak benim düşüncelerim.
Semerkant romanı malum çok popüler bir kitap. Ben popüler olan kitapları pek okumayı sevmiyorum, ama bu kitabı İlber Hoca tavsiye ettiği için okuma gereği duydum. Eleştirime geçmeden önce kısaca kitaptan bahsedeyim.
~
Kitap, dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm ağırlıklı olarak Karahanlı dönemi, ikinci bölüm Selçuklu dönemi, üçüncü ve dördüncü bölümler ise yakın tarihin olaylarını ele alıyor. Tabi isminden de anlaşılacağı üzere İran coğrafyasının tarihi anlatılıyor.
Kitapta, ilk iki bölüm itibariyle Ömer Hayyam ve onun yaşadığı dönem hikayeleştiriliyor. Üç ve dördüncü bölüm ise Ömer adını alan bir Amerikalı’nın Ömer Hayyam’ın eseri olan Rubailer’i bulma arayışını hikayeleştirilerek, İran’ın yakın tarihini aktarıyor.
~~
* Birinci eleştirim, yazarımız sanırım Lübnan’lı ve Fransa’da yaşamını sürdürüyor… yani yazarımız bir Arap :) İnsanların milli kimlikleriyle ilgili benim bir sorunum yok, ama bir çok Arabın Türklerle sorunu var! Yazarda da bunu gözlemledim bu kitapta.
İlk bölüm ve İkinci bölüm itibariyle Selçukluları ve Selçuklu Hükümdarlarını çok küçük gösteren cümleler sarfediliyor. Alparslan ve özellikle Melikşah’ı tanımasak, vasıfsız kişiler olarak yutturacak bize Amin Maalouf! Özellikle Melikşah dedim çünkü Melikşah’tan söz edildiği yerleri dikkatlice okuduğunuzda yazarın Melikşah’ı ciddi anlamda gömdüğünü görebilirsiniz.
Selçuklu Tarihinin en geniş sınırlarına ulaşan, koca Melikşah’ı, haremin oyuncağı haline getirmiş. Tamam tarihi roman yazmışsın, iyi hoş, çok güzel, ama yapma; tarihi bilmeyen insanlar bu romanı okuyunca koca Melihşah’ı senin anlattığın gibi pısırık,vasıfsız olarak tanıyacaklar. Hele o Alparslan ve halifenin kızıyla evlenme
Bir hayalin peşinden uzak diyarların keşfine doğru çıkılan bir yolculuk hikayesi Sular Üstünde Gökler Altında…
3 Ağustos 1492 yılına kadar kimsenin cesaret edemediği (belki de ettiği ama bizim bilmediğimiz) bir yolculuk planı üzerine inşa edilen bir roman ile karşı karşıyayız.
Öncelikle romanın dilinden ve biraz da temadan bahsetmek istiyorum.
Roman 15. yüzyılda geçiyor ancak dili oldukça sade, anlaşılır, akıcı ve sürükleyici.
Romandaki sinamatografik anlatım ise okura adeta bir film izliyormuş havası veriyor. Zaten kitabın tanıtımı da buna uygun şekilde yapıldı, çok da güzel oldu.
İzlemek isteyenler için: twitter.com/ketebe/status/1...
Romanda en önemli iki tema hayaller ve umutlar.
Romanda karakterlerimiz hayal kırıklıklarına uğrasa da umutlar hiçbir zaman tükenmiyor.
Yazarın da dediği gibi;
“Umut etmeye ve masalların içinde kaybolmaya ihtiyacımız var. Hayat karşısında başka türlü direnemeyiz.”
Roman, Mart 1492 yılında İstanbul’da başlıyor.
Büyük bir Kaptan olan ancak görüşleri, hayata ve denizciliğe bakışı dönemin şartlarına ve bürokrasisine uymadığı için emekli olmak zorunda kalan İsa Kaptan’ın oğlu Kalender’in, babasının hayallerini gerçekleştirmek için çıkacağı seferle romanın içine giriyoruz.
Küçüklüğünden beri hayatla ilgili, denizcilikle ilgili bildiği her şeyi oğluna öğreten İsa Kaptan, bir yandan oğlunun denizlere açılmasını istese de diğer yandan denizlerin tehlikesini düşünerek istemiyor ancak yine de oğlu bir şekilde ilk seferine çıkmak için hazırlıklara başlıyor.
Hayalleri hakikate çevirecek kadar bilgili olan ancak tek eksiği tecrübe olan Kalender, ilk seferine Karadeniz’den Kırım’a giden bir gemi ile çıkıyor.
Babasının korkularını, neden denizcilikten vazgeçip emekli olduğunu bu seferde
Evet, evlerin kokuları vardır. Orada yaşayanların kokularıdır onlar. Her evin kokusu vardır, sakinlerinin genelde algılamadığı, ancak yabancıların fark ettiği.