insan ölürken en çok hayallere geç kalıyordu. Vakit daralınca bütün kolaylar zorlaşıyor, mümkünler imkansızlaşıyordu. Böyle düşündükçe büsbütün gönül koyuyordum kendime. Ruhun büyük mesafeler kat etmesine vesile olacak ufacık adımları atmayı akıl edebilmek için, ille de ölmek üzere olmak mı gerekiyordu?
Babaannemle babam balkonda oturuyorlar. Demek ki günlerden pazar. Babam çünkü, çok az, sadece pazarları oturur evde. Ya da ben öyle hatırlıyorum. Beş buçuk yaşımda ölmeseydi daha çok hatırlayabilirdim elbet.
" Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıra larla idare etmek zorunda kalırsınız."
Yeni doğmuş sabileri düşünüyordum mesela. Ne hasenata hayrata ne falsoya fesada mecalleri olanları. Sallanan bir beşikte, sersem sepelek seyrederken âlemi, hepi topu diş çıkarmayı filan beklerlerdi. Sonra ne zaman çıkarırlardı dünyaya dişlerini? Ne ara bilerlerdi? Ne vakit başlarlardı bile isteye incitmeye diğerlerini? İlk gerçek günahlarını ne zaman işlerlerdi?
Bir insan, bir baba, aniden çıkıp gelen ve boynuna sarılıp şunları söyleyen oğluna kızabilir mi: "İşte yine buradayım baba! Yolculuğumu senin istediğin kadar uzatamayıp yarıa kestim diye kızma bana. Dünya her yerde aynı, iş ve güç karşılığında para ve sevinç elde ediyorsun; ama tüm bunlar benim için ne ifade ediyor? Sen neredeysen ben orada iyiyim, acı çekeceksem, haz duyacaksam senin gözlerinin önünde olmalı." -Ve sen, sevgili, göksel Baba'mız, kovar mıydın onu?
Sayfa 92 - Türkiye iş bankası kültür yayınları·Kitabı okudu