Agustina Bazterrica’yı Leziz Kadavralar ile tanıdıysanız, onu insanın sınırlarını zorlayan, rahatsız edici ama bir o kadar da çarpıcı bir yerden hatırlıyorsunuzdur. Ben de öyleydim; yazar bende uzun süre dağılmayan bir sersemlik, tuhaf ama kalıcı bir hayranlık bırakmıştı. Değersizlere bu yüzden biraz yüksek bir beklentiyle başladım. Sanırım hatayı da tam olarak burada yaptım.
Değersizler, yapay zekânın ardından gelen büyük bir elektrik kesintisiyle çöken dünyanın sonrasında, hayatta kalan kadınların sığındığı bir manastırda geçiyor. Ancak burası bildiğimiz şefkatli, koruyucu mabetlerden değil; katı bir hiyerarşinin hüküm sürdüğü, bedensel acının kutsandığı, karanlık bir kapatma alanı. Bu dünyada karakterler yok, isimler yok; yalnızca rütbeler var: Hizmetçiler, Değersizler, Aydınlanmışlar. Ana karakterimiz, bu baskıcı düzenin içinde hayatta kalmaya çalışırken tuttuğu günlük aracılığıyla bize hem dışarıdaki yıkımı hem de içeride kurulan teolojik şiddeti anlatıyor.
Aradığımı tam olarak bulamamamın nedeni, metnin bir anlatıdan çok bir ayin gibi ilerlemesi olabilir. Ağır aksak, tekrarlara yaslanan ve büyük ölçüde atmosfer kurmaya odaklanan bir metin bu. Ama belki de unuttuğum şey şu: İlk çarpışmanın etkisi her zaman başka oluyor. Bazı yazarlar ikinci kez aynı yerden vurmaz, yalnızca yarayı başka bir biçimde yoklar.
Bazı kitaplar vardır, herkes okumuştur ama sen “bir ara kesin okurum” klasöründe yıllarca bekletmişsindir. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi benim için tam olarak oydu. Fitzgerald beyefendi bu hikayeyi 1922’de yazmış, Brad Pitt 2008’de filmini çekmiş, ben ise ancak bugün "Vay be, adam tersten yaşlanıyormuş!" aydınlanması yaşıyorum. Evet, farkındayım çok geç kaldım.
Kitabı okurken sürekli içimden şu duygu geçti: Asıl tuhaf olan Benjamin değil belki de, hepimizin zamanı biraz yanlış yerinden yakalama hâli. Gençken erken, yaşlanınca geç kalan duygular… Kitaba dair tek hayal kırıklığım karakterin iç dünyasına dair bir şeyler görememek, yalnızca olaylardan olaylara koşuşturmak oldu.
Neyse işte, bazı kitaplar da böyle zamanı gelince okunuyor.
İran asıllı Amerikalı yazar Kaveh Akbar’ın Şehit’i bende tuhaf bir boşluk hissi bıraktı. Kitabı bitirdiğimde “Ben bu kitabı sevdim mi, sevmedim mi?” sorusuna net bir cevap yoktu elimde. Daha çok, yarım kalmış bir duygunun tortusu kaldı.
Hikâyenin merkezinde İranlı bir aile var: Ali, Rüya ve Cyrus. Trajik bir uçak kazasında Rüya hayatını kaybeder. Geride kalan baba, oğlunu da alarak İran’dan ayrılır ve bir daha dönmemek üzere Amerika’ya yerleşir. Kurgu, İran asıllı bir Amerikalı olarak büyüyen Cyrus’un etrafında şekillenir. Hayatında uzun yıllar alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, derin bir aidiyetsizlik hissi ve içsel bir savrulma yer alır. Şehitlik kavramı da tam bu kırılma noktalarında zihnine sızar.
Metin, yas, kimlik, inanç ve bağımlılık gibi temalara yaslıyor sırtını. Kurgunun çok sesli yapısı ve yazarın yer yer başvurduğu şiirsel dil, okumayı kolaylaştırıyor; sayfaların elinizden kayıp gitmesini sağlıyor.
Bir ilk roman olduğu düşünülürse oldukça başarılı bir metin Şehit. Ama bence metinde beni yakalamayan sorun: Her şey anlamlı olma çabasında, fakat bazı duygular bana ulaşmadı. Kitapla aramda hep ince bir mesafe kaldı. Ne tamamen içine çekti ne de bütünüyle dışarıda bıraktı.