Ağrılar, sızılar, kederler izafidir; kıyasla artıp azalırlar. Kıyas ortadan kalktığında, keder dahi bir saadet türü olur. Çektiğimiz acıların büyüklüğü, biraz da acı çekmediğimiz günlerle yaptığımız kıyas yüzündendir. Kederimizi arttıran, kedersiz zamanlarımızla yaptığımız mukayesedir. Sonradan kör olan bir ressamın görmemekten çektiği acıyla, doğuştan ama olan birinin çektiği acı, her ikisi de şimdi göremiyor olmalarına rağmen, aynı olabilir mi? Doğduğumuz günden beri bu acıları çekiyor olsaydık, şimdiki mevcudiyetine rağmen belki onu hissedemeyecek, hatta alışarak ondan lezzet almaya başlamış olacaktık. Acımızı arttıran, acıya karşı dayanma gücümüzü azaltan, ıstıraplarımızın ateşini yükselten eski mutluklarımızla yaptığımız kıyaslardır.
Yaratan Rabbinin Adıyla Oku!
Hira, Mekke'ye bakan bir dağın tepesindeki küçük bir mağaraydı. Yirmi üç yıl sürecek bir yolculuk bu mağaranın içinde başlamıştı. Hikâye, “Oku! diye seslenen yüce bir hitapla başlangıç bulmuştu. Bu hitaba Hz. Peygamber, “Ben okuma bilmem." diye yanıt vermişti. Bu sözün karşılığı ise şu şekildeydi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı pıhtılaşmış kandan (alak) yarattı Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir." ( Alak 1-5)
Bu birkaç kelime, içeriğinde benzersiz bir söylem taşımaktaydı. Söylemin tabiatı, vadinin aşağı tarafında hüküm süren söylemden çok farklıydı. Okumayı emrediyordu ancak Hz. Peygamber'in ilk başta anladığından farklı bir okumaydı bu... Yazılmış bir metnin yahut satırlara dizilmiş bir nutkun okunması istenmiyordu. Aksine kozmik bir okumaydı; en başında yaratan Rabbe ilişkindi, daha sonra tüm yaratıkları kapsamına alacak şekilde genişliyordu. Evren, insan ve yaşam için yeni ve benzersiz çıkarımlar taşıyan ve hepsinin ilahi bir iradeden doğduğuna işaret eden yeni bir tür okumaydı. Dahası, bu geniş kozmik okuma Rabbin bir ismiyle tamamlanıyordu: "En büyük kerem sahibi (Ekrem)". Kerem, sürekli yeniden verilen armağan demekti, demek ki yaratılmışlar aleminde okuma oldukça zengin ve sınırsızdı.
Bu ayetler, Allah'ın, kavmine karşı Hz. İbrahim'e verdiği delili hatırlarımıza getirmektedir. Söz konusu delil, Allah tarafından Hz. İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığı ve nizamı gösterildiğinde verilmişti. Böylece Hz. İbrahim, Allah'ın açık duran kitabını kavmine okumaya başlamış ve yıldızların, ay ve güneşin kendi başlarına ayakta durmadığını, aksine bunların tek bir hükümranlığın sadece birer parçasını oluşturduğunu, işte ibadet edilmeyi de yalnızca bu hükümranlığın sahibinin
Ölçümüz Allah’ın sözleri değil, etrafımızdaki insanlar. Böyle olunca bahaneden bol bir şey yok! Allah’ın bize karşı iyi, merhametli, hoşgörülü ve cömert olmasını bekliyorken acaba biz bu beklentilere uygun bir hayat yaşıyor muyuz? İnsan hastalanır, saçı ağarır, beli bükülür, temizlenmese kötü kokar ve ölümlüdür ama yine de “Hayat benim, dilediğim gibi yaşarım” der.
İnsanlar: ‘Bu kadar kötü varken ben yine iyiyim’ der. Kur’an ise uyarır: Baksana şu nefislerini temize çıkartıp duranlara! (Nisa Suresi 49). Çoğu insan Müslümanlığı bir kimlik gibi taşır, “Allah var” der yok gibi yaşar, Kur’an’a iman eder ama ondan haberdar olmaz. Örneğin Müslümanlar olarak Kur’an’ı çok severiz ama “Öyle uzaktan uzaktan, hiç dokunmadan; nasıl da sevdik seni Kur’an” dercesine onunla aramıza mesafe koyarız. Bir insan Allah’a inanmasına rağmen O’nun sözlerini dikkate almadan nasıl yaşar? Nasıl hiç haberi olmaz Rabbinin ne söylediğinden? Her şeye vakit bulan insan, okunup anlaşılmayı en çok hak eden Kur’an’ı nasıl olur da açıp okumaz ve anlamak için az da olsa vakit ayırmaz?