Büyük sahabi Abdullah ibn Mes'üd (ra.) şöyle demiştir: "Üzerine güneşin battığı, ömrümün eksildiği, ancak amelimin artmadığı bir güne duyduğum pişmanlık kadar, başka bir şeye pişmanlık duymadım.
Bin yılını boş şekilde harcasan fakat sonra tevbe etsen, ömrünün son deminde (ebedi) mutluluğu hak edersin. Cennette ebedi olarak kalma hakkını kazanırsın. Gördüğün gibi bu son vakitte, senin için en kıymetli şey hayatındır. Böylece zamanın asıl nimetlerin cümlesinden olduğu ortaya çıkmış olmaktadır. Bundan dolayıdır ki Allah Teala zamana yemin etmiştir. Rabbimiz gece ile gündüzün birer fırsat olduğuna fakat insanoğlunun bunları zayi ettiğine dikkat çekmiştir. Zaman, mekandan daha önemli olduğundan dolayı zamana yemin etmiştir. Çünkü zaman katıksız, kusursuz bir nimettir. Ayıplanacak ve hüsranda olan ise insandır
Müslüman' ca bir sanatın temelinde "hayret" yatar; Mutlak Sanatkar olan Allah' a ve O'nun ilahi İbdasına hayret ... Sanatçı makamı, "hayret makamı" olmalıdır. Hayret makamına eren bir sanatçı, sanatını "hayr" için kullanacak, hayra alet edecektir. Hayreti yükseldikçe sanatı incelecektir. Zira sanatın malzemesi his, terazisi şuurdur. Şuur terazisinden yoksun bir his/duygunun, bendi yıkılmış bir su gibi nereyi tahrip edeceğini kimse tahmin edemez. Şuur insanı ince ayrımların farkında kılan melekedir.
Allah yaratırken anlamlı ve amaçlı yaratır. Sanatını icra ederken de yarattığı eşyanın anlam ve amacına uygun icra eder. Bu uygunluk zerreden kürreye, mikrodan makroya öyle hayret vericidir ki, bunu hiçbir gözlemci bütünüyle gözlemleyemez, hiçbir akıl kavrayamaz, hiçbir havsala tüm kapsamıyla kavrayamaz. Nasıl kavrasın ki? Maddi varlıklar, kainattaki boşluğun sadece % 4,5'ini kaplamaktadır. Geriye kalan % 95,5 boş sanılmaktadır. Elbette boş değildir. Daha bu fiziki alemin durumudur. Bir de metafizik alem var ki, o aleme dair insanoğlunun bilgisi okyanustan bir damla kadar bile değildir.
Bugün Müslümanların pek çoğu yüce İslam'ın kendilerini yönlendirdiği bu önemli prensipten gafildir. Çünkü aziz dinin hükümleriyle mükellef tutuldukları ilk günden itibaren, özellikle de namaz kılmaları gerektiği andan itibaren sanki bu yönde öğretilip terbiye edilmiyorlarmış gibi yapılacak işleri uygun zamanlara ayarlamayı gidip başkalarından alıp öğreniyorlar