İkimizin de gövdesinde yoksunluğun o kekre tutukluğu; yüreğimizde ,bilmediğimiz insanların yaşama acısı; kendimizi sevmekle sevgimizden utanmak arasında bocalayıp duruyorduk. Çünkü biz, dünyayı iki kaşı arasında taşıyan, birbirine tutunmuş iki mutsuz umuttuk.
Alacakaranlığa karışan o muydu biz mi seçemez olmuştuk.
Her sözü yalnız kendini değil bizi de vuran bir bumerang gibi gidip gidip dönüyordu masamıza. Gelecek düşlerimizden yontulmuş kıymıklar batırmıştı canımıza ve yanıtımızı beklemeden kalkmıştı. Aşkı evlilikle sınayan herkes, adımlarının sesinden gittiği boşluğu görebilirdi.
Sessizliğin çiçek açtığı bir yüzü vardı.
Güneşin çekildiği ara sokaklardan dünyamıza yürüyen bir duyguydu, bize başkalarını düşünmeyi öğreten. Deniz dipleriyle dağ doruklarının gelgitinde bırakıyordu tüm çıkışlarımı zı. Gülümsemesi sitem mi, saygı mı, küçümseme mi, bir şey çıkarmak zordu dalgınlığından.
Onca çokluğuna karşı yıldızların yalnızlığından söz ettim. Hiçbir şeyin bize uzak olmadığından. İnsan sustuğu yerde yenilmez her zaman, dedim. Gözleri içine göllenen hapislerin ufkunu anlattım.