“ ben gerçeğin insana yardım edeceğine inanmıyorum. Tam tersine ona bir tutku vermek gerekiyor, kendi kendini yememesi için dört elle sarılabileceği bir tutku.”
“ hep unutursun ya bir şeyleri bir yerlerde; işte, bütün kış balkonunda büyük saksıların arkasında unuttuğun; dondurucu soğuklar , kurutucu rüzgarlar geçiren, sonunda baharda zaten yetersiz olan küçücük saksısı içinde, hiç nemi kalmamış durumda bulup, hatırladığın bir yaşındaki fıstık çamı fidesi, şimdi saksısı değiştirilmiş, toprağı zenginleştirilmiş, bolca sulanmış, nisan güneşinin altında duruyor – ama hala kupkuru cansız; daha dallaşamamış üç küçük çıkıntısının tepesindeki büyüme noktasının sararmış sivri yapraklarında en ufak bir yeşilik belirtisi bile yok. Ne bekliyordun ya; bütün o geçirdiklerinden sonra, ilk suyla, ilk güneş ışığıyla, ilk ılıklıkla, hemen canlanıp, yeşerecek miydi? “