Doğdum büyüdüm okuma, başıma oldu dert;
Askerlik çağı, vazife hitam, emir, terhis et...
Dünya evi varmış, anladım o da dert...
Alnıma çizilmiş tımarhane elim akibet cür'et.
Sonu ne olur bilmem ne bir adalet?
Uyan kabrinden ey ünlül filozof Sokrat,
Yolunu öğret beni de filozof et..
Ya da Allah'ım yeter azat et...
İnsan elinden geleni yapıyor ama bir şey gelmiyor elinden. Ama ıkınsalar da çabalasalar da akşam olduğunda sabahtan bir santim ilerlemiş değiller. Ama! İşte istersen sana değerli bir söz. Her şey boş inanış, bazı günler, bazı birleşmeler hariç.
Ne bedensel ne de öteki tarafıyla bir sorunu olmayan bir kişiyi örnek alalım. Rahatlamak için ne yapacaktır? Basit. Hiçliği düşünecektir. Böylece, her durumda doğa bizi gülmeye olmasa da, gülümsemeye çağırır.
Geçmişte ele geçen ve şöyle ya da böyle bir haz yahut mutluluk vaat eden fırsatları değerlendirememekten ötürü üzülüp pişman olmak bir insan için ne büyük budalalıktır! Şimdi onlardan geriye elimizde ne kalacaktı? Bir hatıranın gölgesi sadece. Aslında bu dünyada payımıza düşen her şey için de aynı şey geçerlidir. Dolayısıyla bizatihi zamanın biçimi, hiç kuşku yok bize her türlü dünyevi coşku ve hazzın beyhudeliğini belletmenin çok iyi hesaplanmış bir yoludur.