Descombes’un “babaların günahları oğulların başına kalır” söylemini haklılaştıracak şekilde bütünüyle 20. Yüzyıl düşüncesini tayin edenlerin -özelde postyapısalcı felsefe- Descartes, Kant, Hegel, Marx ve Freud gibi aşkın varlık nosyonunu kutsayan filozofları hedef alarak, klasik ve modern felsefenin en temel vasfı olan her şeyi “yüce bir ilkeyle” açıklama düşüncesinin aşındırılması esnasında Nietzsche üzerinden doldurulan kavramsal şarjörlerini, her seferinde, yeniden ve defalarca Hegel’e boşalttıklarını görmekteyiz. Postyapısalcı felsefenin ortak ve nihai ilk düşmanı Hegel’in olumsuzlanarak felsefe tarihinden bir dizi operasyonla atılma girişimi sadece Deleuze’ün değil birçok postyapısalcı düşünürün iştahını kabartmaktaydı. Maurice Merleau-Ponty’nin, “Hegel bir yüzyıldır felsefede yapılan önemli her şeyin kökenidir” sözünün düşündürücülüğü bir yana Althusser’in ifadesiyle “yüzlerce kez küfür yemiş, üzerine toprak yığılmış bu ölü Tanrı” mezarından niçin çıkarılıyordu?
Elbette ki iade-i itibar için değil.