Bedir sonrasında müşrik esirler arasında diyet bedelini ödemeye imkan bulamayanlar için farklı çözüm yolları bulunmuş; buna göre onlardan bir kısmı maddi imkânsızlıkları sebebiyle bedelsiz olarak serbest bırakılırken, bir kısmına da Medine'li 10 kişiye okuma-yazma öğretmeleri şartıyla hür kalacakları vadedilmiştir.
Gerek İslâm tarihinde, gerekse Dünya tarihinde o zamana kadar ve ondan sonra böyle bir esaret bedeline tesadüf etmek mümkün değildir. Bu uygulama aynı zamanda Hz Peygamber'in (sav) okumaya, ilme ve öğrenmeye verdiği ehemmiyeti açıkça işaret eder.
Bedir Savaşı Mekke müşriklerini hezimete uğratırken, Müslümanlar için muazzam bir başarıdır. Her şeyden önce onlar bu savaşta Mekke'den kaçmadıklarını Medine'ye hicret ettiklerini göstermişler, artık Mekkelilerin "içlerimizden çıkan ayak takımı" diyerek küçümsedikleri, hafife aldıkları bir topluluk olmadıklarını, Mekke'ye karşı siyâsi ve askeri güç haline geldiklerini ispat etmişlerdir.
Bu sonuç, müşrik eziyetlerinin mağduru olan, taktik gereği pasif direnişi tercih ettikleri için müşrikler tarafından sinmiş kabul edilen Müslümanların kendilerine güven duymalarını temin etmiş, onlardaki düşmanı yenebilecekleri düşüncesini kuvveden fiile geçirmiştir.
Mekke'den Medine'ye yapılan hicreti Müslümanlar için bir kaçış ve sığınma olarak değerlendirmemek gerekir. Esasında buraya göç Müslümanlar adına nihai Hedef değil, daha uzak hedefler için bir başlangıç teşkil eder. Bu anlamıyla Medine'ye gerçekleştirilen hicret, daha önce yapılan Habeşistan hicretinden hem sebepleri, hem gerçekleşme şekli, hem de sonuçları itibariyle tamamen farklıdır.
Her şeyden önce Habeşistan göçü, Mekke'de Can güvenliği endişesi duyan bazı Müslümanların hayatlarını koruma amacıyla buldukları geçici bir çözümdü. Gidenlerin burayı yurt edinmek gibi bir hedefleri de yoktu. Nitekim onlardan bir kısmı gitmelerinden kısa süre sonra dönmüş, geri kalanlar da zamanla Yarımada'ya gelmişlerdir. Habeş muhacirlerinin gittikleri ülkede dinlerini yayma misyonları da yoktu. Onlar Habeşlileri Müslüman yapmak bir tarafa, kendi aralarından Ubeydullah b. Cahş'ın dinini terk edip Hristiyanlığa geçtiğine şahit olmuşlardır. Bütün bunlara karşılık Medine'ye göç de Müslümanlar için can güvenliği ve sığınma ihtiyacı tâli derecede bir etkiye sahiptir. Buraya hicretteki esas gaye ise Müslümanlar için huzur ve güven ortamını tesis etmek, davete uygun yeni bir merkez sağlamaktır.
Daha açıkçası Medine, yeni bir millet (ümmet) ve yeni bir devletin kuruluş merkezi olarak seçilmiştir. Bu nedenledir ki Allah Rasûlü (sav) Akabe' deki ilk görüşmeden itibaren Yaklaşık üç yıllık süren dinî ve siyasi nitelikli hazırlık dönemini tamamladıktan, özellikle de Medineliler ile II. Akabe Biatı'nı akdettikten sonra hicret sürecini başlatmış, en sonunda kendisi de Medine'ye ulaşmıştır.
Elbette hiçbir kitap, bilgi ve rivayet Kur'an gibi değildir. O Allah'ın kelamıdır, gözetimi altındadır; hiçbir güç onu benzerini, mislini tarih boyunca ortaya koyamamıştır, koyamayacaktır ve bu hal kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
Kur'an'ın bu rakip tanımaz özelliği onun tek kaynak olduğunu söylememizi gerektirmez. O tek kaynak değil, temel kaynaktır. Sözün özüdür. O ilahi söz, İlk muhatap olan Efendimiz'e (sav) vahyedilmiş, O da onun nasıl anlaşılacağını, kavranılacağını ve yaşanacağını bizzat göstermiş, ilk muhataplarına da bunu öğretmiştir. Bize düşen vazife, Kur'an'ın temel kaynak olduğunu unutmadan mevcut müktesebatı onun rehberliğinde anlamaktır.