Kumru'nun, şaşkın, ezik, umutsuz, öylece dikilip kaldığını gördü, başını önüne eğdi, kahvenin kimi insanlar için buzdolabından da lüks bir nesne olabileceğini düşündü. Birden ayağa kalktı.
"Tuna hanım, neden kitap okuyorsun ki? Hâlâ okula gitmiyorsun ya?" diye sordu.
Tuna hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı.
"Ne demek istiyorsun yani?" dedi. "İnsan yalnız okula gittiği için mi okur?"
"Başka ne için okusun ki? Sen evlenmişsin, kocan var, evin var, her şeyin tamam."
Tuna hanım bunu hiç düşünmemişti.
"Başka ne için mi?" dedi, dalıp gitti bir süre, sonra gülümsemeye başladı, "Olduğum yerden başka yerde olmak için," diye ekledi. "Evet, böyle söylenebilir: olduğum yerde başka yerde olmak için. "
Kumru tek sözcük söylemeden yanağını onun yanağına dayayıp sessiz sessiz ağladı. İşin kötüsü, türküye yeniden ulaşmaya, yani onu kızının ağzından bir kez daha dinlemeye çalışırken kulaklarında, beyninde, tüm benliğinde, tadı ya da anısı gittikçe zayıflayarak bir boşluğa dönüşüyor, boşluk da, çelişkin bir biçimde, taşınması gittikçe zorlaşan bir ağırlık oluyordu. Ancak, tat bellekten silinince boşluğu da, hep sürmekle, doğasının bir parçası olmakla birlikte, gittikçe daha az duyurdu ağırlığını.