Doğru ne? Yalan ne? Sorularını sora sora önce felsefe okumuştu, sonra ruhbilim; daha sonra da, beyninin en ince işlemlerini araştıran bir bilim dalında uzmanlaşmış, bu bilimin yanı sıra, doğru yalan sorunuyla uzak yakın ilişkisi olabilecek birçok başka bilimle de uğraşmıştı. Ele gelir birçok sonuç elde etmişti bu çalışmalarından. Yine de kavramlar arasında köşe kapmaca oynar gibiydi. Bir kavram, bir başka kavrama atıyordu onu; bir bilim, ötekine. Yılmamıştı, yılmıyordu. Ama bütün bu çalışmaların ötesinde -ya da berisinde- gündelik yaşamını sürdürmek zorunda olduğunu biliyordu; bu yaşamı sürdürmek de, doğruculuğu sürekli olarak yaşamak demekti.
Doğruluğunu bilenlerin başında kendi gelirdi ya, bilirdi ki kendini aldatmak da pek kolaydır. Bu yüzden, her an aldanabileceğini, doğruyu söyleyeyim derken kendini aldatabileceğini, dolayısıyla başkalarını da aldatabileceğini düşünerek, konuşur eylerdi her zaman. Durmadan yoklardı kendini. Gördüğünü, elinden geldiğince, yanlış ya da süsleyici, değiştirici, güzel düşürülmüş yorumlara sapmaksızın anlatmaya çalışır, yaptığına yaptım yapmadığına yapmadım derdi.
Eski kitapları, yazmaları da inceleme merakına kapılalı, eskilerin bildiklerini öğrenmek üzere kitaplıktan kitaplığa giderek toz yutmağa alışalı, diri hayvanların diri beyinleri üzerinde girilen deneylerinde, mantığın, dil bilimin, matematiğin, bilgi işleminin de hem ötesinde hem berisinde kalan bir başka dünyaya ayak atmıştı. Kimi bilgiler sınanmağa değer görünüyordu, kimine ise ancak gülünürdü.