"Seçkin aile tam olarak nedir?" diye sordu Laptev, öfkesini tutarak. "Seçkin aileymiş! Toprak sahipleri büyük babamızı kırbaçladı ve her gelen memur, onun yüzüne vurdu. Dedem babamı, babam da benle seni kırbaçladı. Bu senin seçkin ailen senle bana ne verdi? Hangi cesareti, hangi kanı miras aldık? Neredeyse üç yıldır bir zangoç gibi tartışıyorsun, her türlü saçma sapan şeyden bahsediyorsun ve işte yazmışsın ki bu, kölelik hezeyanıdır! Ya ben? Peki, ya ben? Bana bak! Ne becerikliyim ne cesurum ne de iradem var! Kırbaçlanacakmışım gibi attığım her adımdan korkuyorum; zihinsel ve ahlaki olarak kıyas kabul etmeyecek derecede benden daha aşağı olan önemsiz insanların, aptalların, sığırların önünde utanıyorum. Kapıcılardan, müstahfemlerden, polislerden, jandarmalardan korkuyorum, hepsinden korkuyorum, çünkü ben zulmedilmiş bir anneden doğdum, çocukluğumdan beri dayak yedim ve korktum! Çocuk sahibi olamazsak seninle ben iyilik yapacağız. Ah, Tanrı çocuk vermiş olsaydı bizim bu seçkin tüccar ailemiz biterdi!"...
"İklimlerin, enerjilerin, tatların, yaşların farklılığından dolayı insanlar arasında eşitlik, fiziksel olarak imkânsızdır. Yine de kültürlü insan, bu eşitsizliği bataklıklar ve ayılarla yaptığı gibi zararsız hale getirebilir. Bir bilim adamı, kedisinin, faresinin, kartalının ve serçesinim aynı tabaktan yediği gerçeğine ulaştı. Umarım eğitim, aynı şeyi insanlara da yapar. Hayat ileriye doğru akıp gidiyor. Kültür, gözlerimizin önünde muazzam başarılar kazanıyor ve görünen o ki mesela, fabrika işçilerinin bugünkü durumunun, kızların köpeklerle değiştirildiği zamanki o serfliğe şimdi sahip olmamız gibi saçma sapan görüneceği bir zaman gelecek."
"Yakında, çok yakın bir zamanda olmayacak bu," dedi Kostya ve sırıttı...
Kırlangıç başını kaldırıp yukarı baktı bir de ne görsün mutlu prensin gözü yaşlarla doluydu, altın yanaklarından yaşlar süzülüyordu, yüzü ay ışığında o kadar güzeldi ki Kırlangıçın içi acımayla doldu;
"Kimsin sen?" dedi.
"B-ben m-mutlu prensim."
"O zaman neden ağlıyorsun?" diye sordu kırlangıç. "Sırılsıklam ettin beni."
"B-ben canlıyken ve yüreğim imsan yüreğiyken" diye cevap verdi heykel, "Gözyaşlarının ne işe yaradığını bilmezdim. Çünkü üzüntünün girmesine izin verilmeyen kaygısızlık sarayında yaşardım. Gündüzleri arkadaşlarımla bahçede oyun oynardım, akşamsa büyük salonda dansın başını çekerdim. Bahçenin etrafında çok gösterişli bir duvar vardı fakat hiçbir zaman o duvarın gerisinde ne olduğunu merak etmedim. Çevremdeki her şey o kadar güzeldi ki saraydakiler Mutlu Prens derlerdi bana, gerçekten de çok mutluydum. Eğer zevk içinde yaşamak mutluluksa. Öyle yaşadım ve öyle öldüm. Sonra da ben öldükten sonra heykelimi buraya böyle yükseğe diktiler. Şehrimin bütün çirkinliğini, şehrimdeki bütün yoksulları görebileyim diye ve kalbim kurşundan da olsa ağlamamak elimden gelmiyor."
"Peki Mekke'ye şimdi neden gitmiyorsunuz?" diye sordu delikanlı.
"Beni hayatta tutan Mekke'dir. Hepsi birbirine benzeyen günlere, raflara dizilmiş şu vazolara, iğrenç bir aşevinde öğle, akşam yemek yemeye katlanacak gücü veriyor bana, düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak. Sen koyunları ve piramitleri hayal ediyorsun sen benim gibi değilsin, çünkü sen düşlerini gerçekleştirmek istiyorsun. Oysa benim istediğim Mekke'yi düşlemek sadece, çölü geçişimi, kutsal taş Hacer-ü'l Esved'in bulunduğu meydana varışımı, ona el sürmeden önce Kabe'nin çevresinde yedi kez tavaf edişimi binlerce defa hayal ettim. Yanımda kimlerin olacağını, önümde kimin olacağını, konuşacağımız şeyleri, birlikte edeceğimiz duaları bile hayal ettim ama büyük bir hayal kırıklığına uğramaktan korkuyorum. Bu yüzden hayal kurmakla yetinmeye çalışıyorum."
"Ağzımda acı bir tat vardı, geri dönüşü olmayan bir mazinin tadı. Buralardan çekip gittiğimizde tozun üzerindeki ayak izlerimizi bir rüzgar süpürüp götürecekse yaşamanın ne anlamı var ki?"