Saburo

Saburo
Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum. O zaman korku neden? - Epikür
8/10
·160 syf.··
2026 3. kitabı
İngiliz yazar Julian Barnes'ın Man Booker ödülü kazandığı 2011 çıkışlı romanı. Hikaye, Tony Webster adında yaşlı bir adam üzerinden, hafızanın -geçmişe giderek- ne kadar kaygan bir zemin olduğunu ve insanın kendi geçmişini nasıl bir kurgu inşa ettiğini üzerine derinlikli bir sorgulama sunuyor.. Yazar Barnes, anlatısını kurarken ingiliz orta sınıfının duygusal tutukluğunu ve entelektüel kibrini ustalıkla kullanır. Gençlik döneminde kurulan sıkı arkadaşlıklar, bu dostlukların içine sızan gizli rekabetler ve idealize edilen "zeka" kavramı, kitabın felsefi damarını besliyor. Özellikle Adrian Finn karakteri üzerinden yürütülen varoluşsal tartışmalar, hayatın anlamını ve rasyonaliteyi birer takıntı haline getiren genç dimağların trajediye ne kadar yakın durabileceğini gösteriyor. Arkadaşlığın burada sadece bir paylaşım alanı değil, aynı zamanda karakterlerin birbirini aynaladığı ve kendi yetersizlikleriyle yüzleştiği bir sınav alanıdır. Aşk ve ilişkiler romanın duygusal yükünü taşırken, Tony'nin geçmişte yaşadığı bir gönül yarasının yıllar sonra nasıl bir vicdan azabına ve merak unsuruna dönüştüğünü izleriz.. Barnes, yasak aşk veya toplumsal tabular gibi temaları açık bir skandal olarak değil, sessizce büyüyen ve yıllar sonra patlak veren birer sarsıntı olarak işliyor. Roman boyunca aile dinamikleri, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen ama içinde büyük sırlar ve pişmanlıklar barındıran yapılar olarak tasvir edilmiş. İntihar teması ise sadece duygusal bir çöküşten ziyade, neredeyse felsefi bir tercih ve mantıksal bir sonuç olarak tartışmaya açılır; bu da İngiliz edebiyatındaki o rasyonel soğukkanlılığın en uç örneğidir. Yasak bir yakınlaşmanın veya geçmişteki sert bir mektubun yıllar sonra nasıl bir yıkıma yol açabileceği, yazarın açıkk üslubuyla bir "zaman ve sonuç" deneyine
Edebiyat
Bir Son DuygusuJulian Barnes · Ayrıntı Yayınları · 20213,543 okunma
Reklam
9/10
·80 syf.··
2026 1. kitabı
Susan Sontag'dan okuduğum ikinci eser. 1993 yılında yayımlanmış psikolojik bir drama oyunu. Etkileyici Eser, Henry James'in kız kardeşi Alice James'in yaşamını ve Lewis Carroll'ın Alice'ini birleştirerek, kadınlık durumuna dair sarsıcı bir perspektif sunuyor. Alice'in hayatının büyük bir kısmını geçirdiği yatak, Sontag tarafından hem bir sığınak hem de bir hapishane olarak tasvir ediliyor. Alice'in "nevrasteni" olarak adlandırılan belirsiz hastalığı, aslında ataerkil toplumun kadına biçtiği pasif rolün bedenselleşmiş halidir. Bir kadın olarak dış dünyada eyleme geçmesi, üretmesi ve takdir görmesi engellenen Alice, tüm hayati enerjisini kendi içine, dolayısıyla hastalığına yönlendirir. Abisi Harry (Henry) dış dünyayı ve insan ruhunu kağıda dökerek ölümsüzleşirken, Alice sadece kendi acısını ve iç dünyasını gözlemlemekle yetinmek zorunda kalır. Henry James’in dehası ve edebi başarısı, bir anlamda kız kardeşinin görünmezliği ve fiziksel çöküşü üzerinde yükselir. İkili arasındaki bu asimetrik bağ, kadının entelektüel dünyadaki yerinin "ilham perisi" ya da "gözlem nesnesi" olmaktan öteye geçemediği bir dönemin acı bir aynasıdır. Gerçek hayatta da yaşanmış olan "ölüm için izin isteme" bizzat kitapta yer alıyor. Son kısımdaki bilgiye göre Alice, yaşadığı acı nedeniyle babasından İntihar için izin istiyor. Oyunda bu sahne baya iyi aktarılmış, tabi Sontag bakış açısıyla. Bir diğer dikkatimi çeken önemli sahnelerden biri ise çay partisiydi.. Alice'in zihninde farklı zamanlardan ve mekanlardan gelen kadınları buluşturarak bir "tarihsel kız kardeşlik" alanı açıyor.. Bu sahnede Emily Dickinson, Alice'in bir yansıması gibi ortaya çıkar; o da odasına kapanmış ve dünyadan elini eteğini çekmiştir. Ancak Dickinson ile Alice arasındaki temel fark, Dickinson'ın bu izolasyonu devasa bir şiir külliyatına
Edebiyat
Alice YataktaSusan Sontag · Everest Yayınları · 202560 okunma
9/10
·120 syf.··
2025 105. kitabı
İsviçreli yazar Max Frisch'in 1951 yılında yayımladığı suç, gerilim, gizem eseri. ​Oyun türünde olan bu hikaye, modern hayatın sunduğu o aşırı düzenli ve sıkıcı rahatlığın aslında bir esaret olduğunu fark eden bir insanın, 12 sahnede nasıl çileden çıktığını ve delirme aşamalarını anlatıyor. Sistem eleştirisinin sadece dışsal bir otoriteye değil, insanın kendi içindeki "düzen kurma" dürtüsüne yönelik olduğunu görüyoruz.. Savcı karakteri, toplumun en rasyonel ve en "hukuki" parçasıyken, bir banka memurunun nedensiz cinayetiyle sarsılır. Buradaki sistem eleştirisi tam da bu noktada ortaya çıkar: Sistem o kadar mükemmel, o kadar öngörülebilir ve o kadar sıkıcıdır ki, bu kusursuzluk insanın yaşama sevincini ve özgünlüğünü öldürür. Yazar Frisch, bürokrasiyi ve toplumsal kuralları birer "yaşayan ölü" fabrikası olarak tasvir eder. Savcı'nın eline baltayı alıp efsanevi Kont Öderland'a dönüşmesi, aslında bu boğucu rasyonaliteden bir kaçış denemesidir. Ancak oyunun en trajik ve sarsıcı yanı, savcının sistemi yıkmak için başlattığı kanlı isyanın sonunda yine bir iktidar koltuğuna oturmasıyla sonuçlanmasıdır. Max Frisch'in sistem eleştirisindeki temel problemi "İktidarın doğası"dır. Frisch'in eser özelinde bunun bir "boşluk" ve o boşluğun "zorunlu olarak dolması" üzerine kurulması gerektiğidir. İktidar, yalnızca bir kişinin diğerleri üzerindeki tahakkümü değil, aslında bir yapısal zorunluluktur. Savcı'nın hikayesinde iktidar, kişilerden bağımsız, kendi mantığına sahip bir organizma gibi hareket eder. Bir düzeni yıktığınızda ortaya çıkan o anarşi anı, yani mutlak özgürlük yanılsaması, aslında iktidarın en aç olduğu andır. Gücün doğasındaki en trajik unsur, onun ayartıcı ve dönüştürücü etkisidir. Savcı, sisteme karşı baltasını kaldırdığında bunu bir "özgürleşme" eylemi olarak görür.
Edebiyat
Kont ÖderlandMax Frisch · Can Yayınları · 2019229 okunma
Spoiler İçerir!
10/10
·304 syf.··
2025 95. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 18 Aralık 2025 00:00
Polonyalı yazar Olga Tokarczuk'un 2009 yılında yayımladığı suç drama eseri.. Eser sadece bir eko-gerilim olarak değil, etik ve teolojik bir manifesto olarak ele almaktadır. Başkarakter Janina Duszejko'nun dünyayı algılayış biçimini William Blake'in vizyoner şiiri, astrolojinin deterministik matematiği, rüyaların psikanalitik derinliği ve antik mitolojinin intikamcı figürleri ekseninde incelemektedir. Metnin felsefi omurgası, İngiliz şair William Blake' in karmaşık mitolojisi üzerine kuruludur. Tokarczuk, Blake'i sadece bir epigraf kaynağı olarak kullanmaz; romanın ontolojik zeminini Blake'in tanımladığı dört varoluş düzeyi üzerine inşa eder. Bu düzeylerden ilki olan ve "Dörtlü Vizyon"u temsil eden "Eden", ilahi yaratıcılığın ve birliğin hüküm sürdüğü en yüksek ruhsal aşamadır; Janina için bu, "Kızlarım" dediği köpekleriyle yaşadığı kayıp altın çağı ve sınırların olmadığı idealize edilmiş Çek Cumhuriyeti'ni simgeler. İkinci düzey olan Beulah, ruhun dinlendiği, zıtlıkların çatışmadığı rüyalar ve bilinçdışı dünyasıdır. Üçüncü düzey olan Generation, doğum ve ölüm döngüsünün, biyolojik yaşamın ve deneyimin dünyasıdır. En alt ve karanlık düzey olan Ulro ise, "Tekli Vizyon"un, yani salt rasyonalizmin, maneviyattan kopukluğun ve Newtoncu fiziğin cehennemidir. Janina'nın içinde yaşadığı ve savaştığı modern Polonya taşrası, avcılar, kilise ve bürokrasi tam olarak bu Ulro diyarını temsil eder. Janina, "Akıl Tanrısı" Urizen'in inşa ettiği bu ruhsuz düzene karşı, Blake'in "Hayal Gücü" ve "İlahi Gazap" kavramlarıyla bir ontolojik savaş yürütmektedir. Romanın olay örgüsünü ve Janina'nın eylemlerini şekillendiren bir diğer temel unsur astrolojidir. Janina için astroloji, batıl bir inanç değil, ampirik bir bilim ve evrensel bir matematiktir. Romanın zaman diliminin Satürn ve Plüton
Edebiyat
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri ÜzerindeOlga Tokarczuk · Timaş Yayınları · 20203,059 okunma
6/10
·52 syf.··
2025 104. kitabı
Amerikalı yazar Susan Sontag'ın 1986 yılında yazdığı novella eseri. Öykü, hastalığın yarattığı toplumsal kaygıları ve arkadaşlık bağlarını bir deneyim olarak sunarken; kitabın son bölümündeki deneme, bu deneyimi çevreleyen dilin nasıl bir şiddet aracına dönüştüğünü çözümleyen kuramsal bir çerçeve çiziyor.. Hikayenin, 1986 yılının New York'unda, AIDS krizinin en yoğun ve belirsiz döneminde geçiyor. Yazar, bu metinde alışılagelmiş bir olay örgüsü yerine, "Max" adındaki bir karakterin hastalanmasıyla sarsılan geniş bir arkadaş grubunun seslerinden örülü polifonik, yani çok sesli bir yapı kurar. Karakterler sürekli konuşuyor, birbirlerine bilgi aktarıyor ve bu dur durak bilmeyen diyalog trafiği, aslında ölüm karşısındaki çaresizliğin ve kolektif bir yas sürecinin ritmini yansıtıyor. Sontag burada modern şehir hayatındaki dayanışmanın gücünü vurgularken, aynı zamanda bireyin bir hastalık karşısında nasıl tecrit edildiğini ve çevresindekilerin bu tecritle nasıl başa çıkmaya çalıştığını derin bir hassasiyetle betimliyor. (bu kısım alıntıdır) Bu kurgusal anlatının kuramsal karşılığı olan AIDS ve Metaforları çalışmasında Sontag, hastalığın biyolojik bir gerçeklikten ziyade nasıl bir ahlaki yargı alanına dönüştürüldüğünü inceler. Sontag'a göre tıp diline sızan "istila", "hücre savaşı", "savunma mekanizması" gibi askeri metaforlar, hastayı bir "savaş alanı" haline getirerek onu pasifleştirir ve iyileşemediği durumda bir "mağlubiyet" duygusuna hapseder. Kanser için daha önce yaptığı analizleri AIDS üzerine genişleten yazar, bu hastalığın bir "ceza" veya "modern bir veba" olarak nitelendirilmesinin, belirli toplumsal grupların ötekileştirilmesine ve ahlaki olarak yargılanmasına hizmet ettiğini savunur. Ona göre bir hastalığa anlam yüklemek, o hastalığa sahip olan kişinin acısını daha
Edebiyat
Böyle Yaşıyoruz ArtıkSusan Sontag · Can Yayınları · 2020293 okunma
Reklam