Önce kudretli ağabeyim Poseidon çıktı ortaya. Elinde muhteşem yabasıyla, adeta meydan okuyarak dikildi kurulun karşısına. Yüzümüze bile bakmadan, kendinden emin bir el hareketiyle güzel mi güzel, güçlümü güçlü, hızlı mı hızlı bir at sundu bizlere. Ben dahil bütün tanrıların aklı gitti o güzelim yaratığa. O atla bütün savaşları kazanabilirdiniz, bütün yarışlarda galip gelebilirdiniz ve haklı olarak övünebilirdiniz bu mahluk benim diye. Ve at arka ayaklarının üzerinde zafer kazanmış bir komutan gibi şahlanırken gü neşe karşı, eyvah dedim içimden, "Bizim Athena, kaybetti şimdiden." Ne yalan söyleyeyim üzüldüm kızım için. Yine de heyecanla beklemeye başladım gök gözlü tanrıçanın göstereceği marifeti.
Athena, kudretli amcası gibi öyle afra tafrayla çıkmadı kurulun önüne, sakince geldi ortaya. Ne kalkanı vardı elinde ne de mızrağı. İki avcunun arasında yeşil bir fide tutuyordu sadece. Usulca gülümsedi hepimize. Dedi ki:
"Kudretli amcam Poseidon'un atına bayıldım ben de. Güzel hayvan gerçekten, belli ki güçlü de, belli ki savaş larda çok işe yarar. Zaferden zafere koşturur insanı, barış zamanı da saygınlık getirir üzerine binene. Kral olsun yahut köle her kişi bu hayvanın sahibi olmak ister. Ama herkese nasip olmaz bu güzelliğe binmek. Zenginlik gerekir, soylu, varlıklı olmak. Zafer getirmesi için de savaş gerekir. Yani ölüm, yani yıkım, yani acı. Ben de bu atı, ama daha yararlı bir şey lazım insanlara, hem de çocuğundan yaşlısına, kadınından erkeğine, varsılından yoksuluna. Hem barışı hatırlatacak, hem barışı çağrıştıracak hem de barış anıştıracak. Yiyecek olacak ki karın doyursun, ağaç olacak ki gölgesinde uyunsun, üstelik yüzyıllarca sürsün ömrü. Ve insanlar yaşadıkça ölmez ağacı densin adına ve kutsal taneler dökülsün dallarından."
Böyle dedi ve elindeki fideyi