Kobo Abe’yi Kumların Kadını ile tanımış ve çok sevmiştim. O kasvetli ama aynı zamanda büyüleyici atmosfer uzun süre zihnimde yer etmişti. Kutu Adam ise en az onun kadar etkileyici, sıradışı kurgusuyla daha ilk sayfalarda insanı içine çekiyor. Tokyo’nun kalabalığı içinde, sessiz bir kutunun içinde yaşayan bir adamın günlüğü bu, kafasında taşıdığı, tüm bedenini saran bir kutunun içinde yaşayan bir adamın. Sıradışı, öyle değil mi? Evet, tam da bu noktada fanteziyle gerçek birbirine karışıyor.
Düşünün; kimliği yok, yaşına, geçmişine, hatta varlığına dair hiçbir iz yok. Ne evi, ne işi, ne düzenli bir geliri… Fiziksel olarak orada ama tanımlarda yok. Serseriler ve dilenciler bile bir şekilde toplumun bir parçasıyken, o tamamen tanımsız. Peki kariyerinin ortasındayken bir adam neden böyle bir yaşamı seçer?
Belki de görünmemeyi, zararsız bir varoluş sürdürmeyi ister. Belki bilinmekten, etiketlenmekten, “kim” olduğunun sürekli hatırlatılmasından kaçmak ister. Görülmemek bazen bir özgürlük biçimidir, değil mi?
Kobo Abe’nin anlatımı labirent gibi, sade ama katmanlı, dingin ama sürekli diken üstünde. Kutu Adam sadece bir hikâye değil, zihinsel bir deneyim gibi. Olay örgüsüyle insanı hem içine çekiyor hem de sürekli geri itiyor. Sürekli geri dönüşler yaşadığım grift bir kurgunun içinde zihnim sürekli uyanıktı, her sayfada bir başka geçide açılan bir kapı araladım. Yoruldum mu? Kesinlikle evet. Ama Kobo Abe için buna değerdi. Çünkü bu kitap, insanın kendi kutusuna, kendi sessizliğine, kendi görünmezliğine bakmasını sağlıyor. Ve belki de o görünmezlikte, herkesin aradığı huzurun bir parçası saklı.