Yabancısı olmadığım tek olgu var. O da kendi varoluşum. Belki tek mutluluğum bu. Tek bağlantım. Kendimi kavrayamazsam, tüm varoluşum yitmiş demektir.
Tezer Özlü
"Yapay zekâ bize hükmetmeden bizim ona hükmetmeyi öğrenmemiz, yirmi birinci yüzyılın en önemli görevlerinden biridir" (s.72).
1950'li yıllarda başlayan yapay zekâ araştırmaları, 1990'lı yıllardan itibaren daha da hızlanarak yaşamımızın birçok alanını derinden etkileyecek bir pozisyona doğru evriliyor. Henüz beklenen büyük değişim gerçekleşmemiş olsa da günümüzde gelişmiş yapay öğrenme algoritmaları, "tıpta ve ulaşımda devrim yaratıyor; meslekleri ve piyasaları dönüştürüyor; yemek yeme alışkanlıklarımızdan, okuma ve öğrenme yöntemlerimize kadar birçok tercihimizi şekillendiriyor."¹
Elbette sunduğu büyük imkân ve kolaylıkların yanında yapay zekâ teknolojisinin bazı riskleri de beraberinde getirdiği söylenebilir. Bu riskleri araştırmak için bir form oluşturan ekonomist Daron Acemoğlu, yapay zekâ çalışmalarının mevcut doğrultuda devam etmesi durumunda meslekleri etkileyebileceğini, sosyal medya ve gözetim teknolojilerinin demokrasiyi ve bireysel özgürlükleri baltalayarak toplumsal karışıklıklara neden olabileceğinı dile getiriyor.²
Acemoğlu, bu risklerin hangi düzeyde yaşanabileceği ve yaşanmaması için ne tür erken uyarı sistemlerinin geliştirilebileceğini farklı disiplinlerden uzmanları ve araştırmacıları kurduğu bu araştırma formunda tartıştırarak ortaya koymaya çalışıyor. Gerçekten de konuyu kendi uzmanlık alanından hareketle ele alan araştırmacılar bir yandan Acemoğlunun endişelerini tartışırken, diğer yandan da teknolojinin bir etik ve ahlâk çerçevesinde kullanıldığında insanlığa nasıl hizmet edebileceğini örnekleriyle açıklıyorlar.
Özcesi, sessiz ve derinden "yapay zekâ çağı"na doğru hızla ilerlediğimiz şu günlerde " Yapay Zekayı Yeniden Tasarlamak" kitabında ekonomistlerden bilgisayar ve yazılım mühendislerine kadar birçok uzmanın kaleme aldığı yazılar, bu konuda gelecekte ne tür sorunlarla
“Bana acıyla ilişkini söyle, sana kim olduğunu
söyleyeyim!” (Ernst Jünger).
Filozofların ve sosyologların en sevdiğim yönlerinden biri, insan ve toplumların içinden geçtikleri süreçleri bazen bir retorikle, bazen bir alegoriyle, bazen bir metaforla, bazen de bir kavramsallaştırmayla herkesin anlayabileceği bir düzeyde anlatabilmeleridir. Bu yönüyle çağdaş bir filozof ve sosyolog olan Güney Koreli akademisyen ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han’ın, eserlerini okuyup kendisini tanıdıkça gözümde her geçen gün büyüdüğünü söyleyebilirim.¹
• • •
Han’ın kitapları ince olmakla birlikte her bir cümlesi demir leblebi gibi anlaması ve hazmetmesi günler alabiliyor. Kullandığı ifade ve kavramlar yağmur dolu bulutlar gibi öylesine anlam yüklü ki her okuduğunuzda çok şey anladığınızı hissediyor ama anlatmaya geldiğinizde çok azını ifade edebiliyorsunuz. Anladığınızı hissettiğiniz düşüncelerin gönlünüze yağması için kitaplarının her bir satırını yavaş yavaş, sabırla ve tekrar tekrar okumanız gerekiyor. Bunu başardığınızda insan ve toplumları anlamada bambaşka ufukların ve dünyaların açıldığını görüyorsunuz.
• • •
Nitekim Han “Palyatif Toplum” kitabında da “Tıpta temeldeki hastalığın tedavisinin mümkün olmadığı durumlarda hastanın şikayetlerini, esas olarak da acılarını geçici olarak gidermeye yönelik tedaviyi tanımlamak” için kullanılan “palyatif”² kavramını bir metafor olarak kullanıyor. İçinden geçtiğimiz pandemi sürecini de gözlemleyerek “yaşadığımız acı”ların felsefi, psikolojik ve sosyolojik açıdan resmini çekerek günümüz toplumlarının üstünü örttüğü çıkmazları ve sorunlarını farklı boyutlarıyla analiz ediyor. O, yaşanan acıların her birinin bir şifre taşıdığını ve bu şifrelerin de toplumu anlamanın anahtarını elinde tuttuğunu ifade ediyor. Kısacası o, acıyla ilişkimize bakarak nasıl bir
Mihail Bulgakov'un "Usta ve Margarita" adlı romanı, edebi zenginliği ve farklı temaları ustalıkla ele alışıyla beni gerçekten etkileyen bir eser oldu fakat bu kitabı okurken yer yer zorlandığımı ve dilinin ağırlığı nedeniyle zaman zaman hikayeye tam anlamıyla odaklanmakta güçlük çektiğimi belirtmem gerekiyor. Kitabın dili, derinlikli bir düşünsel dünya sunarken, zaman zaman sanki bana vakit kaybettiren bir mücadele içindeymişim gibi hissettirdi.Buna rağmen, Bulgakov'un güç ve iktidarın yozlaşmasını ele alış biçimi inanılmaz derecede çarpıcıydı Sovyet bürokrasisinin iki yüzlülüğünü ve ahlaki çöküşünü, sahte zenginlikler ve yüzeysel güç arayışlarıyla betimleyerek, Bulgakov, dönemin ruhunu eleştirel bir gözle ortaya koymuş. Diğer yandan, Bulgakov'un sanatın ve bireysel ifade özgürlüğünün önemine vurgu yapması, dönemin Sovyet rejimi altında sanatçının yaşadığı zorlukları da yansıtıyor. Usta'nın yazdığı romanın sansürlenmesi ve yok edilmeye çalışılması, sanatın gücünü ve sanatçıların yaşadığı baskıları güçlü bir şekilde dile getiriyor.Kitapta yer alan Woland karakteri aracılığıyla, sık sık kendinizi iyilik ve kötülük arasındaki sınırları sorgularken buluyorsunuz. Her ne kadar kitabın dili ve yapısı beni zaman zaman zorlamış olsa da, Bulgakov'un farklı temaları ustalıkla işlemesi ve bu temaları birbiriyle harmanlaması, Usta ve Margarita eserini benim için etkileyici ve düşündürücü bir deneyim haline getirdi. Güç, iktidar, aşk, sanat ve özgürlük gibi temalar, bu romanın satırlarına incelikle işlenmiş, ve her bir tema, okura yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Benim için zorlu bir okuma süreci olsa da, bu temaların derinliği ve Bulgakov'un anlatımındaki ustalık, bu eseri benim için unutulmaz kıldı.
Usta ve MargaritaMihail Bulgakov