Konuşmayacağım. Hiçbir şey söylemeyeceğim onlara. Dilimi ısırdım. Bir et parçası gibi kopardım dişlerimle. Ses yenir mi? Ben yedim. Çiğneyip tükürdüm sesimi. Bu hücrede sesimi bıraktım. Kulaklarım sessizliği duyuyor ama. Etim acıyı duyuyor. Kalbim sızıyı duyuyor. Burası karanlık.
Yapayanlış örülmüş bir hırka giymişim yıllardır, onunla ısınmaya çalışmışım gibi hissediyorum kendimi. Babam anlattıklarıyla o hırkanın büyün ilmeklerini söktü. Eline yumağı dolayıp yavaş yavaş söktü üstümdeki hırkayı, çırılçıplak kaldım.
...Bu iyi niyetli sefil insanlar bana o dehşet verici marifetlerini anlatıyor ve yaptıklarıyla övünüyorlar. Kendi deyisleriyle bana ağır muhabbeti, argo konuşmayı öğretiyorlar. Bu, genel konuşma diline iğrenç bir tümör, bir siğil gibi eklenlenmiş bir dil...
Akşamın mora çalan lacivert tülleri açık dükkan kapısı önünde kayısı kokan rüzgarlara kapılıp dalgalanmaya durdu... Orada, tezgahın üzerinde yarısı yenmiş bir armut vardı... Bir kutu nakış ipliği raflardan yuvarlanmış zemine allı yeşilli yayılmıştı... Alınmış kararlar, verilmiş sözler vardı. Cennet Çesmesi'nin suyu testiyi zorlamış, dış yüzünden domur domur terlemişti testicik...