Özüne uygun hareket eden akıl, âlemdeki muhteşem nizamı görür, bunun bir tesadüf eseri meydana gelemeyeceğini ve sahipsiz olmadığını bilir ve onu var eden mutlak sanatkâra yönelir. Dünyaya bu nazarla bak- tığımızda dünya bizi Mevla'dan uzaklaştırmaz. Tersine O'na yaklaştırır çünkü dünyada biz O'nun sanatının eserlerini, tecellisinin izlerini, sonsuz rahmetinin yansımalarını görürüz.
Ama dünya aynı zamanda bir perdedir. Onun özündeki manayı kaçırır ve zahirdeki ihtişamına meftun olursan ötesini hiçbir zaman göremezsin. Özünü unutursan dünyada kalırsın ve burada tükenir, telef olur gidersin. Yaratıcı'nın sana bir iz, işaret ve ayet olarak musahhar kıldığı âlem seni ötelere taşımak yerine buraya mahkûm ederse o zaman ne dünyayı ne de kendini doğru anla- yabilirsin. İnsan dünyanın şehvetine, yaldızına, maddesine kendini kolaylıkla kaptırabilir. İşte o zaman ayna perdeye dönüşür. Ha- kikati yansıtması gereken şey, onu perdeleyen bir engele dönüşür. Dünya, ebediyet yolculuğumuzda soluklandığımız bir yer olmak- tan çıkar ve ayağımıza vurulan bir prangaya dönüşür. "Bana takılıp kalma, benim ötemdeki hakikati gör." diyen dünyanın gerçek mesajını kavrayamaz oluruz. O zaman dünya ayna olmaktan çıkar, bir hapishaneye dönüşür.
Bir şeyin, aynı anda hem ayna hem perde olmasını kavramak, metafizik bir incelik ve zihin berraklığı gerektirir. Bunu aynı an- da hem aklınızla hem de kalbinizle, hem muhayyilenizle hem de vicdanınızla yaparsınız. Bu dengeyi kurduğunuz zaman dünya av- cunuzun içine gelir. Dünya sizi değil, siz dünyayı avcunuzun için- de tutarsınız. Çünkü bilirsiniz ki siz, ruh ve mana itibariyle bu dünyanın üstündesiniz. Mana olarak biz dünyadan daha fazlayız, onun üstündeyiz. Bizim menzilimiz, istikametimiz, kaderimiz bu- dur. Bu yoldan gittiğimizde dünyaya hükmetme ve