Bir zamanlar (Abdülhamit devri) Tophanede askerî talebeyken, tam ve mecburî bir ibadet havası içinde, ne nispette mümin ve musallî olduğu görülsün ve ona göre mükâfat kazansın diye, seccadesini zabitlerin ve idare âmirlerinin gelip geçtiği noktalara serip namaz kılarmış! Yani Allah için değil de, mafevkleri için ibadet… (Bu nokta, Mareşal Fevzi Çakmak tarafından bize 1943 yılında anlatılmıştır)
Abdülhamit devrini; gelişmek istidadı gösteren bazı şahsiyet misallerine rağmen, hem dışarıya, hem kendi içine kapalı demir bir çerçeve, cahil bir baskı, donmuş bir şarkılılık devri olarak almakta, elbette ki hata yoktur. Yalnız gazeteler değil, tiyatro eserleri, roman, edebiyat ve ilim kitapları da sansüre tabiydi. Sadrazamlar bile dış basını izleme yetkilerinden yasaklanmıştı (1). Böyle bir havada aydından ve dolayısıyla devlet adamından elbette ki bahsedilemez. İkinci Meşrutiyet ülkeyi, bu şartlar içinde aldı. Bu böyle olunca da, İkinci Meşrutiyetin en büyük bunalımının her şeyden önce aydın ve devlet adamı yoksunluğu olduğunu belirtmek, sanıyorum ki, devrin onulmaz zaafına, en doğru parmak basmak olur...
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Maneviyat kırıklığı asker azlığından ziyade bilhassa silah ve cephane yoksunluğundan ileri geliyordu. kısacası Abdülhamit devri Trablus'u yalnız geri değil sahipsiz de bırakmıştı.
Hürriyetten sonra Avusturya-Macaristan da Bosna Hersek'i resmen ilhak etti. Buna benzer bir durumda olan Girit Adası da gitti. Hiç birini müdafaa edemezdik. Çünkü tarihimizin yüz karası bir devri olan istibdat idaresinden yüz karası bir sima olan II.Abdülhamit'ten ancak bir enkaz devralmıştık. Adına donanma denen bir takım döküntü gemiler Haliç'te zincirbentti bir yatalaktık haline gelmişti. Birtakım hırpani kıyafetli insanlar bu gemilerin güvertelerinde tavuk besliyorlar, yem yetiştiriyorlardı. kara ordusu aylarca maaş alamazdı. Yemen'de, Kürdistan'da, Suriye'de, isyanlar daimi idi. Eşkıyalar ise memleketin her tarafında daha güçlüydüler.
Sonra redingot devri geldi ve redingotu içinden yarı uşak, yarı kapıkulu, riyakâr, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir saray hademesi hali vardı. Çoğu, İkinci Abdülhamit Han devri ricalinden olan bu adamların her biri bir hile ile efendilerinin arabasına binmiş seyisleri andınıyorlardı. Bunların elinde İstanbul'da konak hayatı birdenbire köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her șey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı: binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır, zarif ve için için gelenekçi Osmanlığından eser kalmadı. Naim Efendi, aşağı yukarı bu redingotlu nesle mensup olmakla beraber, vücudu henüz körpe iken Istanbulin içinde yetişip gelişmiş kimselerdendi.
Abdülhamit Han devri ricalinden olan bu adamların her biri bir hile ile efendilerinin arabasına binmiş seyisleri andırıyorlardı.
Bunların elinde İstanbul’da konak hayatı birdenbire köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız,eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlâkımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır, zarif ve için için gelenekçi Osmanlılığından eser kalmadı.