Bak Robinson'a; bir gemiye tayfa yazılmak zorunda kaldı, tehlikeli bir yolculuğa çıktı, gemisi battı, daha neler neler... Ben de seni kaybetsem, Robinson olurum. Ama ben ondan daha Robinson olurum. Onun elinde ada, Cuma ve daha bir sürü şey vardı; en sonunda da bir gemi onu aldı ve neredeyse her şeyi bir rüyaya çevirdi, benimse hiçbir şeyim olmazdı, bir ismim bile; onu dahi sana verdim.
Sevilmek ve sevildiğini bilmek. Her şey gitse ve dünya bitse de, sokaklara düşsek de, ne olursa olsun üzerinde durabileceğimiz bir zeminin var olduğunu bilmek. İngilizcede herkesin bir ada olduğu söylenir -each man is an island- ve bu adada bize sevdiğimiz bir varlık eşlik eder. Böyle bir varlık yoksa hayatta yalnız kalırız.
Unuttun mu beni, her şeyimi
Sildin mi bütün izlerimi
Hiç düşmedim mi aklına
Hiç çalmadı mı o şarkı
O sahil, o ev, o ada
O kırlangıç da mı küs bana
Hiç düşmedim mi aklına
Hiç çalmadı mı o şarkı
O sahil, o ev, o ada
O kırlangıç da mı küs bana
Sanırdım ki aşklar ancak, filmlerde böyle
Ben hala dolaşıyorum avare
Hani görsen enikonu divane
Ne yaptıysam olmadı, ne çare
Unutamadım gitti
Şimdi buradayız işte. İşlediğimiz günahın kefaretini ödüyoruz. Bir adam tarafından kandırılmaya izin vermiş,onun peşine körü körüne takılmış olmamızın kefaretini; başkaldıran insan tanımını unutma,bencillik, öngörüsüzlük, vurdumduymazlık, diktatöre boyun eğme, küçük hırslarımıza kapılma günahlarının kefaretini. Gündelik yaşamımızın içinde küçük boyun eğişlerimizden oluşan küçük günahların hikâyesi bu.