• CEYHUN ATIF KANSU ŞİİR ÖDÜLÜ BİRİNCİSİNE 1.000 LİRALIK PARA ÖDÜLÜ VERİLECEK.(SON KATILIM TARİHİ.01 OCAK 2019 SALI)...
    Her yıl düzenlenen Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne,
    2019 YILI KATILMA KOŞULLARI AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDEDİR;
    Ödüle aday olan yapıtlarda Ceyhun Atuf Kansu’nun şiir anlayışı göz önüne alınarak, çağdaş bir dünya görüşü ve dil bilinci temel ölçüt olacaktır.
    01 Ocak 2018– 01 Ocak 2019 tarihleri arasında yayımlanan bütün şiir kitapları ödüle katılabilir. Ayrıca, Ödül Yazmanlığı, bu kitaplar arasından, çeşitli nedenlerle katılamayan kimi yapıtları da, ödüle aday olarak gösterebilir.
    Çeşitli nedenlerle kitap halinde basılmamış, ancak kitap bütünlüğü taşıyan şiirlerle de ödüle aday olunabilir.
    SEÇİCİ KURUL;Alper Akçam, Cengiz Bektaş, Adnan Binyazar, Ali Cengizkan, Bahar Gökler (ailesi adına), Ahmet Özer, Ferruh Tunç.
    ÖDÜL KAZANANIN AÇIKLANACAĞI TARİH;Ödül kazanan yapıt, Ceyhun Atuf Kansu’nun ölüm yıldönümü olan 17 Mart 2019 tarihinde açıklanacaktır.
    ÖDÜLE SON KATILMA TARİHİ;Ödüle son katılma ve aday gösterilme tarihi 1 Ocak 2019’dur.
    Ödül, tek bir şiir yapıtına (kitap ya da kitap bütünlüğü taşıyan şiirlere) verilecektir.
    ÖDÜL TUTARI;2019 yılı için ödülün parasal tutarı 1000 Türk Lirası’dır.
    YARIŞMA İÇİN ŞİİR KİTAPLARININ GÖNDERİLECEĞİ ADRES;Ödüle aday olacak yapıtlar, şairin adı, açık adresi ve kısa yaşam öyküsüyle birlikte 7 adet kitap ya da 7 kopya dosyayla (Işık Kansu, Güvenevler Mahallesi, Güneş Cad. No:8/1 06690 Çankaya/ANKARA) adresine gönderilecektir.
    Ödüle katılan yapıtlar, sahiplerine geri gönderilmeyecektir.
  • Ayrılsam mı kavuşsam mı şaşırdım bu iskelede.
    Kararsızlığın ortasında ihbar ediyorum belleğimi.
    Tekrar ediyorum insanlığımı habire.
    Bir anda binip gemilere uzak denizlerdeki mezarıma gidiyorum.
    Bir anda vuruyorum rıhtıma.
    Kışın anları ve bu denizin dalgaları saklı saçlarımın uzayışında.
    Söyle bana, yaşatmaya yazgılı mısın bu adayı;
    beslemeye beyaz evleri
    ve bir beton yengece benzeyen rıhtımı...
    yitirişlerinle...
    Ah, yitiriyorsun beni.
    Tutamıyorsun mermerin güvenliğinde,
    yitiriyorum seni.
    -Kalbim bir ada olmaz mıydı sana?
    Geçikmiş zaman akşamı telaşla kaldırıyor sulardan.
    Hızlı yunuslardan son bir tören.
    Atıyorum kendimi gecenin kaplanına.
    Parçalanışımı duyuyorum,
    bir türlü evcilleştiremediğim sevdam
    seriyor etlerimi kayalar üstüne
    Ben ve bu kıyıda uyuyan kaplanım, üzdük sizi; artık elveda!
    Adnan Özer
  • Hak Dini, Kur’ân Dili – Elmalılı Hamdi Yazır

    Riyazüssâlihin (Hadis)

    Risâle-i Nûr Külliyatı – Said Nursî

    Muvazzah İlm-i Kelâm – Ö. N. Bilmen

    Asr-ı Saâdet – Mevlânâ Şiblî

    Hayâttü’s-Sahâbe – M. Yusuf Kandehlevî

    Nimetü’l-İslâm – Hacı Zihni Efendi

    İslâm Fıtrî Tabiî Umûmî Bir Dindir – A. Hamdi Akseki

    İhyâu Ulûmi’d-din – İmâm Gazali

    Târihten Günümüze Tahrif Hareketleri – Kadir Mısıroğlu

    Maddiyyun Mezhebinin İzmihlâli – İ. Fenni Ertuğrul (Latin harfleriyle basımı: Materyalizmin İflâsı ve İslâm, I-II)

    Hakikat Nurları – İ. Fennî Ertuğrul

    Lügatçe-i Felsefe – İ. Fenni Ertuğrul, (İslâm Harfleriyle)

    Mesnevi Şerhi – Tâhirü’l Mevlevi

    Kısas-ı Enbiya – Ahmed Cevded Paşa

    Hacı Murad – Tolstoy

    Yirminci Asrın Cahiliyeti – Muhammed Kutub

    Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize – Heyet

    Bin Uydurma Kelimeyi Boykot – Kadir Mısıroğlu

    Hayat Felsefesi Yahut Yaşamak Sanatı – Kadir Mısıroğlu

    Lozan, Zafer mi, Hezimet mi?! – Kadir Mısıroğlu

    Bir Mazlum Padişah: Sultan Abdülaziz Han – Kadir Mısıroğlu

    Bir Mazlum Padişah: Sultan II. Abdülhamid Han – Kadir Mısıroğlu

    Bir Mazlum Padişah: Sultan Vahideddin Han – Kadir Mısıroğlu

    Geçmişi ve Geleceği İle Hilâfet – Kadir Mısıroğlu

    Sarıklı Mücâhidler – Kadir Mısıroğlu

    Deccal Tabakta – Kemal Özer

    İzhâru’l-Hak – Rahmetullahi Hindi

    İslâmiyet ve Milletler Hukuku – Prof. A. Refik Turnagil

    Muhtasar İslam Târihi – Kadir Mısıroğlu

    Dinde Reformistler – Ali Eren

    Osmanlı Târihi – İ. Hakkı Uzunçarşılı (Tanzimat’a kadar olan kısım)

    İslâm Meydan Okuyor – Vahidüddin Han

    Yahya Kemal Beyatlı’nm şiir ve nesir bütün külliyâtı

    Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücâdelesi – S. Hayri Bolay

    Siyonizm ve Türkiye – Yaşar Kutluay

    Yahudi – Lui Marşelko

    Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi – Prof. Dr. Osman Turan

    Osmanlı Hukuku – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

    Yazı Güzeli – Bedreddin Yazır

    İslâm Harflerinin Müdafaası – Osman Şerifoğlu

    A’mâk-ı Hayal – Filibeli Ahmed Hilmi

    Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı – Osman Nûri Topbaş

    Hüdâyî’nin Ziyafet Sofrasından – Osman Nûri Topbaş

    İmandan İhsana Tasavvuf – Osman Nûri Topbaş

    İslâm Yazısına Dâir – Ciineyd Emiroğlu

    Tarihî Maddeciliğe Reddiye – H. Ziya Ülken

    İlim, Ahlâk, Îman – Mustafa Balaban

    Garb’m Üzerine Doğan İslâm Güneşi – Sigrid Hunke

    İdeolocya Örgüsü – N. Fâzıl Kısakürek

    İslâm Prensipleri – A. Kemâl Belviranlı

    Tanınmayan Büyük Çağ – Fuad Sezgin

    Zulmetten Nura – Şemseddin Günaltay (İslâm harfleriyle)

    Boğaziçi Mehtapları – Abdülhak Şinasi Hisar

    Batılılaşma İhaneti – Mehmed Doğan

    Bir Türk Vatana Döndü – Nejat Muallimoğlu

    Sağlık Sırlan – Dr. Senâi Demirci

    İslâm ve Bilim – Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr

    Allah Dostu Der Ki – Dr. Münir Derman

    Hz. Ömer ve Nebevi Sünnet – Dr. Ebubekir Sifil

    Ehl-i Sünnet’in Müdafaası – Ebû Hamid bin Merzuk

    Osmanlıca-Türkçe Sözlük – Mustafa Nihad Özön

    Ebû Hanîfe – Muhammed Ebû Zehra

    Görüp İşittiklerim – Ali Fuad Türkgeldi

    Kelâm İlmi (Giriş) – Prof. Dr. Bekir Topaloğlu

    Cumhuriyetin Târihi – Ahmed Cemil Ertunç (Celâlettin Vatandaş)

    Türkçe’nin Müdafaası – Kırk Münevver

    Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa – Ebululâ Mardin

    Mektubât-ı Rabbânî – İmam Rabbani

    Dinlerarası Diyalog Tuzağı – Mehmet Oruç

    Hikemiyat – Dr. Ebubekir Sifil

    Dağıstan Arslanı Şeyh Şâmil – Tank Mümtaz Göztepe

    Tevrat, İnciller, Kur’ân-ı Kerîm ve Bilim – Maurice Bucaille

    İslâm Hukukumda Değişmenin Sınırlan – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

    İslâm Mezhepleri Tarihi – Dr. Haşan Gümüşoğlu

    Dört İncil. Farklılıkları ve Çelişkileri – Prof. Dr. Şaban Kuzgun

    Osmanlıca İmlâ Rehberi – Osman Şerifoğlu

    İlmî Gerçekler – Dr. Halûk Nurbaki

    İslâm Ahlâkının Esasları – Babanzâde Ahmed Naim

    Rasûlullah’m İslâm’a Dâvet Metodu – Ahmed Önkal

    Papalık – Bekir Zakir Çoban

    ZübdetüT-Buhârî – Ömer Ziyâeddin Dağistânî

    Kadirbeyoğlu Zeki Bey’in Hâtıraları

    Yengeç – Dr. Salzmann

    İlimler ve Yorumlar– Hekimoğlu İsmail

    Peygamber Efendimizden Hayat Ölçüleri – Murad Kaya

    Üsve-i Hasene (1-2) – Ömer Çelik, Murad Kaya, Mustafa Öztürk

    İslâm’ın Vaadettikleri– Roger Garaudy

    Bostan – Şeyh Sadî Şirâzî

    Gülistan – Şeyh Sadî Şirâzî

    İslâm İnançları – Dr. Ali Arslan

    Kimyâ-yı Saâdet – İmam-ı Gazâlî

    Telfik-i Mezâhibe Reddiyye – M. Esad Dilâveroğlu

    Anglikan Kilisesine Cevap – Şeyh Abdülaziz Çâviş

    Maturidiyye Akaidi – Nureddin es-Sabûnî

    Şifâ-i Şerif – Kadı lyâz

    Osmanlı Türklerinde İlim – Dr. Adnan Adıvar

    İlim ve Din – Dr. Adnan Adıvar

    İlmiyye Sınıfı -İ. Hakkı Uzunçarşılı

    Osmanlı Târihi – Kadir Mısıroğlu
  • Adnan Özer: Kendimizden genç ölümler karşısında bir suçluluk duygusu kaplar içimizi.
  • 1970’lerin karanlık yapısı olağanüstü çatışmalarla, darbe dönemini hazırlayan sağ-sol kavgalarıyla geçti, herkes kendi kavgasını veriyordu. Gençlik sağ-sol çatışmalarının içinde boğulsa da hepsi düşünen toplumun bireylerini yansıtıyordu. Her ne kadar dönemin hükümeti bunu farklı onaylasa da gençlik bir şeylerin kavgasını veriyordu. Bu çatışmacı siyasi ortam; edebiyatın güçlü isimlerini ortaya çıkardı. 1958 plaka doğumlu “ Erhan Bozkurt “ bir nevi Ahmet İzzet’in oğlu, babasının ön adını alan şair Ahmet Erhan bu isimlerden biriydi. Kuşak itibariyle arkadaş çevresi tarafından benimsenen bir isimdi. Kuşağının ağırlığını fazlasıyla taşıyordu. Ahmet Erhan, daha 70’lerin gençlik fırtasında, ve sonrasında 20’li yaşların ertesine taşıdığı kitabı “ Alacakaranlıktaki Ülke “ bir nevi Ahmet Erhan’ın ülke için karanlık bir kuşağı temsil edecekti.

    Hüzün, Ahmet Erhan için her zaman en büyük temsilciydi, bunu anlayanlar çoğunlukta olmasa bir köşede yerini beklemişti. “ Alacakaranlıkta Ülke “ kitabında Adnan Özer “ hiçliğin çekimi: Ahmet Erhan’ın yalnızlığı “ demişti. Bununla kalmayıp dönemin karanlığı hakkında diğer bir önsöz olan “ Ölüm Nedeni Bilinmiyor “ bölümünde “ Kitabın yayımlanma tarihi, Eylül Balyozunun ülke omurgasına inme tarihinden hemen sonraya rastlıyordu ( Mart 1981) ki artık devrimciler darağaçlarında sıranın kendilerine beklemişlerdi bile “ diyor Adnan Satıcı 1994 ‘te yazdığı eleştiri köşesinde. Belirtmek çok mu gerekli bilmiyorum Ahmet Erhan bu kitabıyla 1981, Behçet Necatigil Şiir ödülünü de almıştır ( ödüllerin kendisi için önemli olacağını sanmıyorum-kişisel olarak)

    Her Ahmet Erhan dizesi gibi kitabının isminin bile “ Alacakaranlıktaki Ülke “ olması bile bir nevi içeriğinin ne kadar buhran olduğunu gösteriyordu. “ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede, suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağında elimde henüz açmamış bir gül var “ ülkenin karanlığını gerçekçi sözlerle anlatıyordu. Silahların patladığı zamanların başka türlü olanağı da yoktu, Ahmet erhan sonra devam ediyor “ çocuklar ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını. “ bir yan da silah sesleri ve korkular, diğer yanda çocukların oyuncak dünyaları. Tarifi zor bir dünyaya gerçekçilik parolasıyla yaklaşıyor Ahmet Erhan. “yitirecekleri ne kaldı şimdi onların, doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri “ diyor. Sözler etkisini arttırdıkça, o alacakaranlığa yaklaşmak daha da müsait oluyor.

    “ Tedirginlik ve acı
    Böyle yaşar halkım. Evlerde, sokaklarda yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun”

    sözleriyle nokta atış dizelerle ülkenin bulunduğu o karanlığı balıkların ağa takılmasına benzetmesinin açıklaması da yok benim neznimde. Her söz gerçekliğin haritasını suratımıza vuruyor adeta, gerçekliğin haritası sözünü yazdıran da Ahmet Erhan’ın kendisi oluyor. Çağına, arkadaşlarına, kuşağına öyle sesleniyor ki, okurken dönemin o siyasi havasını yaşayan insanlar bunu en derinlerde hissetmişlerdir. Şiirin her bölümünde ülkedeki buhran yükseliyor. Bir kısımda silah sesleri, bir kısımda polisler, elinde şişesiyle geçen sarhoş. Her birinin farklı bir hikayesi aynı noktada birleşiyor. Sözler birbirinden ayrılmıyor, temas eden noktada hep karanlık hayatlar var. “ gece oluyor bakıyorsun kimseler yok sokaklarda, karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi “ sözü kadar can yakıcı şeyleri anlatıyor bize.

    Hiçbirimize yabancı değil dönemin getirdiği buhran, ama yaşayanların gözünde daha derin olduğu daha malumdur. 23 yaşında’ki Ahmet Erhan’da o çatışmaların ortasında ölümü öyle gerçekçi anlatıyor ki daha gerçek ne olabilir diyoruz başka. “ sana nasıl anlatayım, her gün ölüme gider gibi ayrılıyorum evden “ derken gerçekliğin son noktası belki de bu cümle oluyor. Her noktada bir ölüm kokusu var. Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaşlı anaların feryatları bir yanda, bir yanda herkesin birbirine sorduğu soru “ bugün kim ölecek.

    “ bana bir çelenk yap kardeş
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki “

    23 yaşında Ahmet Erhan’ın yazdıkları kuşağının bütün hissiyatını bu sözlerle anlatıyor, ölümün kokusu da korkusu da bu cümleler de yer alıyor. Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke aslında şiir vari değil, bir hikaye anlatır gibi ilerliyor, hikayesini de kendi üzerinden yaşantılardan sunuyor bize. Sonra soruyor; “ Ölen kim, öldüren nereye kaçtı “ ölüm ile yoksulluk bir aradadır, çatıların evlerinden yağmurlar dökülüyor, bir yandan da sokakta öldürülen insanların kanları o yağmurun akıntısıyla gidiyordur.

    “ sevişilmez böyle bir gecede, uyuyamaz da insan “ diye bazı anları da böyle anlatıyor ahmet erhan. Hüzün, buhran kuşağı acılar içindeyken hangisi olabilirdi?

    Alacakaranlıkta Alke, isminden bahsedileceği gibi karanlık ve buhran bir dönemde hem yoksulluk hem de yoksunluk temalarıyla devam eder. 1978 yılının çatışmalarının bitmediği ortamda “ Bugün de Ölmedim “ bölümünde Ahmet Erhan “ Ülkemde Bir Gece “ şiirinde “ hayat hiç bu kadar güzel olmadı, ölüm böylesine gerekli “ sözleriyle sertlikte okuyucuya derin bir söz söylemeyi ihmal etmez. Bu aynı zamanda bir tezatlık barındırır, silah sesleri patlarken sokaklarda hayatın güzelliğinden dem vurup ölümün gerekliliğinden bahsetmek bir nevi tezatlık da sayılabilir.

    1978 yılı devam etmektedir, gençliğin fırtınası durmadan eser. “ Bugün de Ölmedim Anne “ şiiriyle nasıl şansa yaşadığından bahsedip durur, bunun devamını da “ bugün oturdum ölümü düşündüm “ şiiriyle devam ettirir. 20 yaşında bir genç olan Ahmet Erhan’ın gençliği bu çatışmalarla birlikte şiirlerine yansır. Bir yanda yaşayan dostları, bir yanda darağacında olacak ya da olması beklenen arkadaşları. Köşede de “ bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken “ diyen Ahmet Erhan. Daha sonra ağıtlar yakılır, türküler söylenir, analar evlerde evlatlarına ağlar. “ Ağıt “ şiirinde Ahmet Erhan bu durumu “çiçekçi bana bir gül ver, sevgilime değil bir ölü için “ dizeleriyle anlatır arkadaşlarına yaktığı ağıtı.

    Ahmet Erhan’ın dostları bir bir eksilirken yapabileceği tek şey karanlık bir akşamda şiir yazmak oluyor. Herkesin sırları var olduğuna inanıyor, ama dostlarını yitirirken eksik bir şeylerce yaşayıp gidiyor insanlar. “ Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri “ , Ahmet Erhan’ın Albert Camus alıntısıyla başlar, “ güneşin kendisi götürdü beni karanlığa, öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu “ sözleriyle daha da anlam buluyor. Başlangıç şiirine “ aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor “ sözüyle giriş yapıyor Ahmet Erhan, şiirin isminden uçurumlara doğru sürüklendiğimize de işaret ediyor. “ Kendi sularınca boğulan bir denizim ben, kendi taşlarınca zaptedilen bir kale “

    Yıl 1980’dir, siyasi ortam yine çalkantılıdır. Sokaklarda silah sesleri eksilmiyordur, bu silah sesleri arasında Ahmet Erhan, şiirini yazmaya devam eder. “ Ölüm tutar köşe başlarını “ diye sözünü söyler, sonraları da “ paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum “ hayat ve ölüm karmaşası arasında kayıp giden yaşamları işaret eder Ahmet Erhan. Bu kadar genç ölürken, şiirinde ölüm olmasın da ne olsun? Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri’nde de “ kan mı tutuyorum avuçlarımda “ diye de yeniler bu durumu. Her yazdığı şiirden bir yakma isteği oluşur Ahmet Erhan’ın içinde, arkadaşlarından kopukken, birer birer yitirilmişken ne, neyi nasıl getirebilir kendisine? Bu da “ Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık ( Başkalarının değil, kendi ölümümü “ dizesiyle anlam bulmaya devam eder. Ve yaşamla birlikte ölümleri görenler Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaralı bir cırcır böceğinden ibarettir.

    “Milatta Önceki Şiirler “ gece yarıları söylenen ninni şiirindeki “ artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma “ dizesiyle bitişleri, kopuşları,korku ve umutsuzluk arasında geçip gidiyor. “ her şey bir acının bilincine varmakla başladı “ ile de devam ediyor milattan önceki şiirler. Yarınlar, doğmayacak güneşten söz edenler ve umutsuzluk silsilesinde ilerliyor. Akdeniz’e dönüşü de zor olur Ahmet Erhan’ın. Kelimeleriyle bunu özetler; “ Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte, bütün insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum şu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri taşıyan bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. Doğayı yitirdik belki ama bir Akdeniz çocuğu her şey akar diye sesleniyor hala “ dizeleriyle seslenir. Akdeniz arasındaki sıkışmaların resmidir bu sözcükler, bir bilinç alanıdır ki her şeye gebe olunması doğal karşılanmalıdır. Akdeniz’de hüzünle çarpışır Ahmet Erhan, bunu da dizelerine “ insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini “ diye özetler. Kendine bir dönüş karışıklığı içinde ilerler bu şiir, kendine dönmüş müdür bilinmez ama kendinle çarpıştığı bariz ortadadır.

    Yıl 1980’dir, bu şiir burada bitmiştir.

    Sonuç olarak; toparladığımızda Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülkesi; kaybolan kayıp kuşakların, ölümlerin, yitirilen canların umutsuzluğu üzerine ilerleyen bir kara harita gibidir. Gri bulutların üstünüze çöktüğü kasvet ortamını da Ahmet Erhan şiir biterken şöyle özetlemiştir;

    “ Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi. “ ( 1980, Ahmet Erhan )