Tanıdığım bir kadın, çatıdan atlayasım geliyor, ama düşerken saçımın dağılacağını bildiğim için, sonra eteğim kim bilir nasıl kırışacak, lekeler falan, utanmaya başlıyorum ve vazgeçiyorum diyordu.
Annemin na'şını gördümdü;
Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle,
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sabit bakış el'an yaradır kalbimde.
Acınızı açmak ya da açık etmek, karşınızdakilerin ve çevrenizdekilerin pervasızlaşması, giderek hoyratlaşması, hatta hükümranlaşması risklerini de taşır. ("Ah, düşmeye gör!" der ya eskiler...)
Öyleleri felaketleri sever ve anlattırmak isterler. "Hadi bir daha anlat," diye el çırparlar. "Anlat, nasıl düştün? Çok mu acıdı canın? O ne yaptı peki? Gelmedi, değil mi? Kimse yardım etmedi sana!..."
Başkalarının acılarıyla hem beslenen hem de bu ziyafeti ilişki kurma biçimine dönüştürmüş insanlardır bunu yaparlar. Gözlerine kestirdikleri avlarına somut bir acının içindeyken yaklaşırlar. İnanılmaz bir destekle. İnsan üstü bir merhametle. Minnet bağını böyle yaratır, avladıklarının ruhlarında ve acılarında böyle kurarlar tahtlarını
Üzerlerinde bir çeşit hükümranlık ya da emir-itaat ilişkisini kurdukları kişilerin başarılarındansa hiç hoşlanmazlar. İlişkinin varlık sebebi ortadan kalkmış olur ve hızla yıkılır. Ardından da şöyle derler: "Ben onun ne hallerini bilirim! Bir kuru ekmeğe muhtaç olduğu, beş kuruşsuz günlerini bilirim! O adam ona şunu şunu yaptığında nasıl ağladığını bilirim!..."
Ah, kalbi bilen anlar, en iyi en derin sevginin bile ne kadar yoksul, aptal, çaresiz, küstah, yanlış yapan, kurtarabildiği kadar kolaylıkla da yok edebilen olduğunu!
Aklına Nana’nın bir keresinde söylediği şey geldi; her bir kar tanesinin, dünyanın bir yerinde haksızlığa uğratan bir kadının ağzından dökülen bir ah olduğunu. Bütün bu iç geçirmeler gökyüzüne yükseliyor, bulutlar halinde toplanıyor, sonra minicik parçalara bölünüp sessizce aşağıya, insanların üzerine yağıyordu.
Bizim gibi kadınların neler çektiğinin göstergesi, demişti. Başımız gelen her şeye nasıl sessizce katlandığımızın.