6 beygir ya da 40 adam; düşüncesizce kurban edilen askerler, ölüme yollanan Yahudiler. Ve trenler boş dönmesin diye fabrikalar için tutsaklar doldurulur vagonlara: bir anda ilkel ulus diye ilan edilen şu ya da bu ulusun erkekleri, kadınlan ve çocuklarıdır bunlar.
“Toplum nedir? Toplu hâlde bulunan, aynı mekânlarda yaşayan insanlardır dediğinizi duyar gibiyim. Doğru, fakat eksik. Topluma iki farklı ana bakış vardır: Anglo-Amerikan ve Kıta Avrupası (özellikle Alman ve Fransız) bakışı. İkincisine göre, toplum, toplumdaki tüm bireylerin aynı amaçlar ve değerler etrafında birleşmesiyle ortaya çıkan en geniş beşeri ünitedir. Toplum adıyla andığımız varlığı eğer Kemalist iseniz ulus, milliyetçiyseniz millet, İslâmcıysanız ümmet olarak adlandırmaya meyledeceksinizdir. Ama bunlar toplumla aynı şey değiller. Kıta Avrupası anlayışına göre iyi toplum ortak bir değer ve amaç skalasına samimiyetle ve kuvvetle bağlı bireylerden müteşekkildir. Bu bireylere politikacılar "bizim insanımız” der. Siyaset biliminde verilen genel isim ise “vatandaş”tır.“
Sayfa 32 - Siyasî Yönetim Biçimleri·Kitabı okuyor
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Osmanlı, bilim'de geri kaldı
Batı'da laiklik, ekonomik-top­lumsal-siyasal bir süreç sonucunda ortaya çıktı ve kurumlaştı. Ama laikliği günümüzde de "çağdaş toplumlar" için vazgeçil­mez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür dü­şünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemekledir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki "tek inanç"ın dışındaki inanç gruplarına aynı haklan tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin "barış içinde" yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır, din ve mezhep savaşlarını kolaylaştır­maktadır. Bu anlamda laiklik, farklı inançtan bireylerin -eşit haklara sahip- "yurttaş"lar olabilmelerinin, bir "ulus" oluşturabilmelerinin ön koşuludur. Bir "ulus" olmadan "çağdaş"laşabilen toplum ise yoktur. Laikliği bir "toplumsal zorunluk" olarak gündeme getiren bu iki neden, elbette ki Türkiye için de geçerliydi. Osmanlı Devle­ti'nin "yükselme" döneminde, dinsel iktidar da siyasal iktidara -yani padişaha bağlıydı. Ama ne zaman ki durum tersine döndü ve siyasal iktidarın güç yitirmesinden yararlanan dinsel güçler et­kilerini arttırdılar; "din" toplumun çağa ayak uydurmasını engel­leyen bir kurum görünümü kazandı. Örneğin, Gutenberg'den birkaç yıl sonra Türkiye'de de ilk basımevi kurulduğu halde, bunun sadece Museviler ve Hıristiyanlar için kullanımına izin verildi. 1566 yılında, padişahın baş çevirmeni Ali Bey, Tevrat ve incil'i "halk Türkçesi"ne çevirdi ve basıldı. Ama Müslüman halkın Ku­ran'ı kendi dilinden okuyup anlayabilmesi, ancak 1930'lardan sonra -yani laik Türkiye'de- gerçekleşebildi. Müslüman Osman­lıların da basımevini kullanabilmeleri için, Şeyhülislam ancak Gutenberg'den 270 yıl sonra fetva verdi. İlk gözlemevi, 1580 yılında -Şeyhülislamın fetvası ile- dine
Mustafa Kemal, demokrasinin her şeyden önce bir özgürlük sorunu olduğuna inanıyor ve şöyle diyordu: "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hür­riyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muha­kemesi sayesinde siyasi hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü ni­teliği ile gelişmiştir. Zira her millet devrimini toplumsal ortamın baskı ve ihtiyacına göre (...) yapar. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşama özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulun­ malıdır."
Hekim, kendine yardım et:(123) böylece hastana da yardım etmiş olursun. Onu için en iyi yardım, kendine şifa veren kişiyi bizzat kendi gözüyle görmesidir. Daha hiç ayak basılmamış binlerce yol vardır; binlerce çeşit sağlık hâli ve gizli adası mevcuttur hayatın. Henüz tüketilmiş ve keşfe- dilmiş değildir insan ve insanın-dünyası. Uyanın ve kulak verin, ey münzeviler! Gizli kanat darbeleriyle rüzgârlar geliyor gelecekten; hassas kulaklar için müjdeler var. (124) Siz bugünün münzevileri, siz ayrılanlar, siz bir gün halk olmalısınız: kendi kendini seçecek olan sizlerden seçkin bir halk doğmalıdır (125) ve ondan da Üstüninsan. Gerçekten, yeryüzü artık nekahet yeri olmalıdır! Ve daha şimdiden yeryüzünün etrafında yeni bir koku var, şifa verici bir koku-ve yeni bir ümit! 123 "Başkalarını kurtardı, kendini kurtaramıyor' diyorlardı." Matta 27: 42. 124 "Melek onlara, 'Korkmayın!' dedi. 'Size, bütün halkı çok sevindirecek bir haber müjdeliyorum: Bugün size, Davut'un kentinde bir Kurtarıcı doğdu. Bu, Rab olan Mesih'tir."" Luka 2: 10. 125 İncil'e gönderme: "Ama siz seçilmiş soy, Kral'ın kâhinleri, kutsal ulus, Tanrı'nın öz halkısınız. Sizi karanlıktan şaşılası ışığına çağıran Tanrı'nın erdemlerini duyurmak için seçildiniz." 1. Petr. 2: 9.
Sayfa 154·Kitabı okuyor
Çok-etnili, hanedana dayalı imparatorluklar Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-18) iyi bir sınav veremedi. Habsburg kayzeri ve Romanov çarının toprakları yeni ortaya çıkan orta ve doğu Avrupa ulus devletlerine dönüştü. Bolşevikler Avrasya'daki Çarlık topraklarının çoğunu bir "proletarya birliği" adı altında yeniden elde ettiler, ama hiç kimse buna aldanmadı. Sadece başka bir isim altında hâlâ Rusya'ydı ve bir imparatorluktu. Zalimce bastırılmış olmasına rağmen, etnik ulusalcılık ortadan kaybolmadı ve nihai olarak SSCB'nin dağılmasına sebep oldu. Büyük Britanya'nın Birleşik Krallık'ı ve İrlanda, yani muhtemelen savaşa giren askeri açıdan en güçlü ve çok-etnili monarşilerin içinde, sosyal açıdan en birbirine bağlı olanı bile savaş sonrasında İrlanda'nın tümünde egemenliğini sürdürememişti. Hayali kan ve tarih ile inanç ve anadil bağlarıyla tanımlanan bir ulus anlayışına dayalı milliyetçilik ideolojileri muzaffer oldu. 20. yüzyıl boyunca, sahne Avrupa topraklarında sürdürülecek daha birçok acı çekişme için kuruluyordu. İlk bakışta, Osmanlı İmparatorluğu yükselen milliyetçilik akımının başka bir kurbanıydı. En azından, Türkler de dahil Osmanlı sultanının çeşitli tebaalarının tarihçileri imparatorluğun yıkılışının ardından kendi ulusal tarihlerini bu şekilde sundular. Fakat bu aslında hikâyenin sadece bir kısmıydı. İmparatorluğun Müslüman halkları için, artık sultanın kulları olmak istemediklerini ni söylemek için ayaklandıkları ve bir araya geldikleri net bir an yoktu. Bunu yapan tek Müslüman halk kendi topraklarına göz diken ve milli kimliklerini inkâr eden komşularına karşı kendi milli kimliklerini öne çıkarmak için gönülsüzce isyan eden Arnavutlardı. Arnavut reformcular kendi eyaletlerinde daha fazla özerklik elde etmek için ön sırada idiler ancak makul bir siyasi seçenek
Sayfa 242·Kitabı okudu