Muhteşem bir yürüyüşüm vardı o zamanlar, silahşor yürüyüşü; bir solağın klasik rahatlığı, sol omuz hafif düşük. Kol, bir yılan gibi serbestçe yere doğru sarkmış-kolum, Tanrı'dan gelen kutsanmış kolum; Tanrı beni yoksul bir duvarcı ustasının oğlu olarak yaratırken kolumu köprücük kemiğime takarak bir elmas armağan etmiş bana...
Hiç tanımadığın bir kadın gelir, senden sigarası için ateş ister ve hafifçe gülümseyerek teşekkür eder, çakmağı birkaç kez çakmayı dener ama yanmaz, sen alırsın, alırken elin kadının eline değer, kadının eli senin elinden biraz daha sıcaktır, o sıcaklık anında sana da geçer, çakmağı bir kez denersin ve yanar, çakmağın dilinden anlarsın, bu dünyada dilinden anlayabildiğin tek şeyin bir çakmak olması ne hazin...
Yaşarken hep, sonum kalbimdeki kırıklardan olacak sanırdım. Oysa o gün hastaneye kafatasımdaki kırıklardan mütevellit ağır kafa travmasıyla kaldırıldım. İşler yolunda gitmedi; bazen, yani sık sık öyle olur. Ameliyat masasından kalkamadım.