En sevdiğim şey uzanıp yatmak ve düşünmekti. Boyuna düşünürdüm... Sonra düş görürdüm, tuhaf tuhaf düşler... Bunların ne tür düşler olduğunu anlatmam gereksiz! Ancak, işte bu sıralarda düş gibi bir şeyler kurmaya başladım... Hayır, böyle değil! Yine anlatmadım!.. Biliyor musun, o sıralar durmadan kendime şunu sorardım: Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların aptal olduklarını kesin olarak biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra, herkesin akıllı olmasını beklemenin, çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini... İnsanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte! Bu bir yasa Sonya, yasa. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözü pek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş, bu bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler kördür!
Sayfa 521 - İş Bankası Kültür Yayınları 43.Baskı Şubat 2024·Kitabı okuyor
Dostlar üzerine.— En yakın tanıdıklar arasında bile duyguların ne kadar farklı olduğunu ve düşüncelerin ne kadar bölünmüş olduğunu kendi kendinize şöyle bir düşünün; hatta aynı fikirlerin bile nasıl arkadaşlarınızın elinde, sizin elinizde olduğundan tümüyle farklı bir yere ve yoğunluğa sahip olduğuna; yanlış anlama için ya da birbirini, düşmanını atlatırcasına atlatmak için nasıl yüzlerce vesile doğduğuna. Tüm bunlardan sonra kendinize şunu söyleyeceksiniz: Tüm birlikteliklerimizin ve dostluklarımızın dayandığı temel ne kadar da kuşkuluymuş, fırtınalı havanın soğuk sağanakları ne kadar da yakınmış, her insan ne kadar da yalıtılmışlık içindeymiş! Eğer biri bu durumu kavrayıp buna ek olarak kendi türdeşi olan insanlar tarafından savunulan tüm fikirlerin ve ayrıca bu fikirlerin türlerinin ve yoğunluklarının tıpkı o insanların eylemleri kadar zorunlu ve sorumsuzca olduğunu fark ederse, eğer bu içsel fikir zorunluluğunun nasıl kişilikten, meslekten, yetenekten ve çevreden oluşan çözülemez bir yumaktan doğduğunu görebilecek bir göze sahip olursa, muhtemelen bir bilgenin şu sözleri haykırırken hissettiği duygu acılığından ve katılığından sıyrılacaktır: “Dostlar, dost diye bir şey yoktur!” Bunun yerine kendisine şunu itiraf edecektir: Evet, dostlar vardır ama onları seninle buluşturan şey senin hakkındaki hataları ve yanılgılarıdır ve onlar senin dostun olarak kalabilmek için sessiz kalmayı öğrenmiş olmalıdırlar; çünkü böylesi insani ilişkiler hemen hemen her zaman birkaç şeyin asla söylenmemesine, hatta ve hatta, o birkaç şeye hiç dokunulmamasına bağlıdır; fakat bu çakıl taşları bir kez yuvarlanmaya başladı mı, dostluk da onları arkadan izler ve paramparça olur. En yakın dostlarının kendileri hakkında bildikleri asıl şeyleri öğrendiklerinde, ölümcül bir yara almayacak
Acımasızlaşmanın araçları.— En mantıklı ve nazik insanlar bile, aptallıkla mücadele ederken en sonunda acımasız insanlar haline gelir. Onlar böylece muhtemelen doğru savunma hattını bulmuşlardır, çünkü haklı olarak, aptal bir alın karşısındaki uygun argüman sıkı bir yumruktur. Ancak, belirtildiği gibi, kişilikleri nazik ve mantıklıdır, böyle bir öz savunma aracılığıyla kendilerine, karşı tarafa verdiklerinden çok daha fazla zarar verirler.
Lisedeki matematik öğretmenimin yalnızca beş sene önce ortaya çıkmış grafik hesap makinelerine ne kadar kızdığını ve benim neslimin bu yüzden aptal ve tembel olacağını iddia ettiğini dün gibi hatırlıyorum. Gelecek nesillerin teknoloji yüzünden daha aptal olacağını iddia ederken insanların günün birinde kendilerini teknolojiden daha aptal kalmış bulabileceklerini hiç düşünmüyoruz. Bu, yaklaştığımız bir sapma noktası ve evrimsel sınırlarımızla ilgili bir durum.