Beni anlatan tüm sözler değersiz şimdi. Burayı sığınak noktası ilan ettim; yanıma sadece kitaplarımı alıp kendimle buluşacağım ya da çoğunlukla kendimden kaçacağım.
O akşam odasına döndüğünde aynaya bakıp, kimsin sen Martin Eden, diye sordu kendine. “Kimsin sen? Nesin? Nereye aitsin? İşin aslı, sen Lizzie Connolly gibi kızlara aitsin. Çalışanlar ordusuna, tüm o aşağı, kaba, çirkin insanlara aitsin. Sığırlara ve ağır işlere, kötü kokular içindeki pis muhitlere aitsin. İşte bayatlamış sebzeler. Patatesler çürüyor. Onları kokla lanet olası, kokla onları! Ama sen kalkmış kitap okumaya, güzel müzik dinlemeye, güzel resimlerden hoşlanmayı öğrenmeye, kibar konuşmaya, senin gibilerin hiçbirinin aklına gelmeyen şeyler düşünmeye, sığırlardan ve Lizzie Connolly’lerden kendini koparmaya ve senden bir milyon kilometre uzakta duran, yıldızlarda yaşayan solgun ruhlu bir kızı sevmeye cüret ediyorsun! Kimsin sen? Nesin sen? Lanetler olsun sana!” Aynadaki kendine yumruk salladı.
“Akşam Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da, onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını ama elbette onu sevmediğimi söyledim.”
Martin Eden kendini daha iyi hissetti ve sanki hoplayıp sıçrayıp kendisini yere fırlatabilirmiş gibi kolçaklarına sıkıca yapıştığı koltuğun ucundan hafifçe geriye kaykıldı.
İyi bildiği bir konuda konuşturmayı başardığı kız bıcır bıcır şakırken, o da bu güzel kafanın bunca güzel bilgiyle dolu olmasına hayret ederek ve yüzünün solgun güzelliğini içerek onu takip etmeye çalışıyordu. Kızın dudaklarından rahatça dökülüveren bilmediği kelimeler, zihnine aşina gelmeyen eleştirel cümleler ve düşünce zincirleri, her ne kadar bu takibi zorlaştırıyorsa da aklını dürtüyor, harekete geçiriyordu.
İşte entelektüel bir hayat ve işte var olabileceğini hayal bile etmediği sıcacık, harika bir güzellik, diye düşündü. Kendini unutup aç gözlerle kıza baktı.
Karşısında yaşamaya değer bir şey vardı işte; kazanmak için savaşmaya, mücadele etmeye ve evet, uğruna ölmeye.
Kitaplar haklıydı. Dünyada böyle kadınlar da vardı. Karşısındaki onlardan biriydi.
“Kızıl ve nezle
Daha beşimde. Ateşli romatizma
Altı yaşımda. Tifo, suçiçeği
Yedimde. Gümüş bir satır
Diş apselerini patlatır.
Baksana piç kurusuna:
Bağırsak iltihabıyla iki büklüm,
Sarılıktan sapsarı.
Kutsal bir iblis zaman zaman
Açar kapısını müziğin.
İşte Kartezyen bir kanıt
Ruhun ayrı olduğuna.
Tanrı bilir nereden geliyor ama gri maddeden yapılmadığı kesin.”