“Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.”
Vücutta adrenerjik aktivitenin arttığı zamanları hatırlayın. Aniden gelen bir tehdite karşı sempatik sistem, “fight or fligt” yani “savaş ya da kaç” emri verir bedene. Vücudunuz patlamaya hazır bomba gibidir adeta; ne kadar yorgun, uykusuz vs olsanız da bir tehditle karşılaştığınızda hiç durmadan koşabilirsiniz. Diliniz damağınız kuruyacak, gözbebekleriniz büyüyecek, konuşamayacak, belki soğuk soğuk terleyeceksiniz. Stres faktörü akut dönemde bedeni savaşmaya veya kaçmaya elverişli hale getirir ama bu etkeni uzun vadede başınızdan atamaz ya da bununla yaşamayı öğrenemezseniz işler tehlikeli bir hal almaya başlayacaktır. Kronik stres, vücudu sürekli alarmda tutmaya çalışacak, aşırı impuls özellikle kalbi ve beyni yormaya ve işlevsellikte azalmaya yol açacaktır. İnsanı adeta aptallaştıracaktır.
Korku, insan için belki de en tehlikeli stres faktörü. İçini yeyip kemiren, kalbini bir mengene gibi sıkan, nefes almayı zorlaştıran korkularla yaşamaya çalışmak, insanın en ölümcül işkencesi. Hiç bitmeyecekmiş gibi, bir labirentin ortasında kapana kısılmış ve oradan kurtulmak imkansızmış gibi hissettirir. Öyle ki, bu korkuyu yaşamadan önce nasıl hissettiğini unutturur insana; mutluluk, huzur, dinginlik gibi duyguların varlığını bile unutturur.
Zweig’in, yazdığı biyografiler dışında okumadığım kitabı kalmadı sanırım. Ve hiç şüphe duymadan söylüyorum, benim en etkilendiğim, finaline en çok şaşırdığım eseridir. Kitap boyunca, kendinizi en az Lady Irene kadar kapana kısılmış, çaresiz ve bitkin hissetmenizi sağlıyor Zweig. Ve sonuna geldiğinizde siz de Irene gibi çözülüyorsunuz adeta.
“... Cezanın ne olduğunu