meryem

meryem
@arborvita
Beni anlatan tüm sözler değersiz şimdi. Burayı sığınak noktası ilan ettim; yanıma sadece kitaplarımı alıp kendimle buluşacağım ya da çoğunlukla kendimden kaçacağım.
8/10
·224 syf.··
2017 98. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 15 Nisan 2017 21:57
“Bir sabah kapı çaldı...” cümlesiyle giriş yapmak istemiyorum, hepimiz biliyoruz artık Dava’nın nasıl başladığını. Olaylar süresince, Joseph ne ile suçlandığını birilerinden öğrenmeye çalıştı; ama sanki Kafka’nın istediği, Joseph’in suçunu birinden öğrenmesi değil, kendisinin anlamasıydı. Yani Joseph suç işlemediğini iddia etse de, bilinç altında soyut da olsa bir suç işlemiş ve bunu kendine bile itiraf edemiyor gibi gelmişti. Kafka’nın kurduğu bu distopik dünya için, fazla ütopik bir varsayım olmuştu benimki sanırım. Joseph’in suçlandığı olayı bulmak için verdiği çaba beni hem etkilemiş hem de yormuştu açıkçası. Müthiş bir çaresizlik çemberinin tam ortasındaydı ama başına gelen felaketin şaşkınlığı, her şeyin farkında olmasını engelliyordu. Kendini koruma mekanizması olarak umursamamayı denemesi de yararlı olmuyordu artık. Hiç pes etmeden çözüm aradı, sürekli araştırdı, saçma sapan insanlarla ayrı ayrı uğraşmak zorunda kaldı... Ne ile suçlandığını bilmediği bir davada, suçu işlemediğine dair kendini çok güzel savundu, desem inanır mısınız? Dava işte böyle, tabir-i caizse, allak bullak ediyor insanı. Her şey darma duman olmuş, içinden çıkılmayacak bir hale gelmiş ve bir şeylerin yoluna girmesi için ümitlendirirken; öyle bir final sahnesiyle veda ediyor ki size; başınızı iki avucunuzun arasına aldırıp düşündürüyor, her şeyi, en baştan. Neydi şimdi bu? Dava neydi, suç kimdeydi, suçlayan kimdi, dava nasıl sonuçlandı, şüpheliye neden böyle oldu... Tüm gününüzü kendinize sorular sorarak geçirmenize neden oluyor. Ve Dava’nın en güzel tarafı; herkese aynı soruları sordurup, herkesten farklı cevaplar alması. “Daha önce olduğu gibi davayı küçümsemiyordu artık. Yeryüzünde yalnız olsaydı davayı küçümseyebilirdi, ancak yalnız olsaydı tabii ki dava da olmazdı.”
Felsefe
DavaFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202163,9bin okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
9/10
·375 syf.··
2018 11. kitabı
Ah Hasan, ah... Uçurtma Avcısı çok, çok zor bir kitap. Başından itibaren vicdanın -lokalizasyonu tam olarak neresiyse artık- tam merkez noktasına bir ağırlık yapıyor ve kitabı bitirdikten sonra bile tamamen kaybolmuyor, zaman geçtikçe hafifliyor belki ama her akla gelişinde yine sızlatıyor. Emir ve Hasan’ın minik dünyalarındaki derin dostlukları çok güzel, çok temizdi. Erkek çocuklarının arasındaki arkadaşlığı hep daha sağlam temelli bulmuşumdur. Çoğu topluma göre daha özgür yetişmelerine müsaade edilmesindendir belki; birbirleri için daha büyük fedakarlıklar yapar, birbirlerinin arkasını her koşulda kollarlar. Emir ve Hasan’ın dostluğu da çok iyi örnekti buna, adeta “kardeş” gibilerdi ama en başından itibaren Hasan’ın bu konuda daha özverili, daha nahif ve alçakgönüllü olduğu hissediliyordu esasında. Okurken adrenalin deşarjına uğradığım, çok güldüğüm, çok şaşırdığım, dahiyane bulduğum, aşırı meraklandığım birçok kitap olmuştur; ama okurken durmak zorunda kaldığım, bir sonraki sayfaya geçmekten korktuğum, kaçınılmazı okurken gözlerimin dolduğu tek kitaptır belki de Uçurtma Avcısı. Sorgulatıyor bu kitap her şeyi insana ve hiç yoktan yük haline geliyor omuzlara. İnsan sadece kendini etkileyen, kendine zararı dokunan bir kötülük yapsa mesela, durum çok da kötü değildir. İnancına göre bağışlanmayı diler veya dilemez ve bununla yaşamaya devam eder. Ama bir başkasına çok büyük kötülük yapmak, onun vebaline girmek çok ağır; nefesini kesecek kadar... Bunu çocuk yaşta yapmış olmak hafifletir mi her şeyi, bilemiyorum. Bağışlanmaktan öte olan şey, insanın kendini affedebilmesi. Böyle bir durumda kendini affetmeyi ümit etmek bile çirkin bir eylemmiş gibi geliyor. Çok mu yüklendim Emir’e bilmiyorum ama kitap boyunca kızgınlığım hiç dinmedi ona, Hasan belki unuttu ama ben
Edebiyat
Uçurtma AvcısıKhaled Hosseini · Everest Yayınları · 2024192,4bin okunma
9/10
·80 syf.··
2017 15. kitabı
“Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.” Vücutta adrenerjik aktivitenin arttığı zamanları hatırlayın. Aniden gelen bir tehdite karşı sempatik sistem, “fight or fligt” yani “savaş ya da kaç” emri verir bedene. Vücudunuz patlamaya hazır bomba gibidir adeta; ne kadar yorgun, uykusuz vs olsanız da bir tehditle karşılaştığınızda hiç durmadan koşabilirsiniz. Diliniz damağınız kuruyacak, gözbebekleriniz büyüyecek, konuşamayacak, belki soğuk soğuk terleyeceksiniz. Stres faktörü akut dönemde bedeni savaşmaya veya kaçmaya elverişli hale getirir ama bu etkeni uzun vadede başınızdan atamaz ya da bununla yaşamayı öğrenemezseniz işler tehlikeli bir hal almaya başlayacaktır. Kronik stres, vücudu sürekli alarmda tutmaya çalışacak, aşırı impuls özellikle kalbi ve beyni yormaya ve işlevsellikte azalmaya yol açacaktır. İnsanı adeta aptallaştıracaktır. Korku, insan için belki de en tehlikeli stres faktörü. İçini yeyip kemiren, kalbini bir mengene gibi sıkan, nefes almayı zorlaştıran korkularla yaşamaya çalışmak, insanın en ölümcül işkencesi. Hiç bitmeyecekmiş gibi, bir labirentin ortasında kapana kısılmış ve oradan kurtulmak imkansızmış gibi hissettirir. Öyle ki, bu korkuyu yaşamadan önce nasıl hissettiğini unutturur insana; mutluluk, huzur, dinginlik gibi duyguların varlığını bile unutturur. Zweig’in, yazdığı biyografiler dışında okumadığım kitabı kalmadı sanırım. Ve hiç şüphe duymadan söylüyorum, benim en etkilendiğim, finaline en çok şaşırdığım eseridir. Kitap boyunca, kendinizi en az Lady Irene kadar kapana kısılmış, çaresiz ve bitkin hissetmenizi sağlıyor Zweig. Ve sonuna geldiğinizde siz de Irene gibi çözülüyorsunuz adeta. “... Cezanın ne olduğunu
Edebiyat
KorkuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Yayınları · 2022125bin okunma
8/10
·68 syf.··
2017 8. kitabı
“... Fakat sen kimsin ki benim için?” Zor bir roman olmuştu kendi adıma. Bir şeyler okurken, kendimize herhangi bir karakter seçer, empati yaparız mutlaka. Bu eser, empati yapamadığım için zorlamıştı beni sanırım. Bir insanı, uğruna tüm hayatını feda edecek kadar sevmek ve aynı zamanda karşısına bir kez daha çıkamayacak kadar korkmak. Yabancı duygular benim adıma. Bu yüzden iletişim kurmam zorlaştı. Dikkatimi çeken şey, bilinme isteği. Ne kadar fedakar ya da ne kadar umursamaz olursak olalım, önünde sonunda -değer görme kaygısı olmaksızın- fark edilmek istiyoruz. Ölmemize beş kala bile olsa, bu dürtüye asla engel olamıyoruz. Zweig yine müthiş bir estetikle inşa ediyor olayları. Karşı cinsin dilinden yazdığı cümlelerin etkileyiciliği, beni hep hayran bırakmıştır kendine. Aynı tarz ve aynı etki. Öyle ki, yazarını bilmeksizin okutsalar bu kitabı herhangi birimize; beş on sayfa sonra Zweig diye haykırırız muhtemelen. İşte bu bence bir yazarın en güzel yeteneği. “... Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?” Fedakarlık, sitem ve bence biraz da pişmanlığın öyküsü bu. Çünkü aslında geçmişi itiraf etmek, “her şey farklı olabilirdi” pişmanlığını içerir biraz da. Yine çok farklı dünyaların mektuplarında kaybolacaksınız. İyi okumalar.
Edebiyat
Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022266,6bin okunma
9/10
·432 syf.··
2017 46. kitabı
“Ne kadar renkli olursan ol, bir yanın daima siyahtır.” Siyah Kan. Lise yıllarımın baş yapıtı. Cerrah olma hayaliyle yaşayan, ameliyat, kan, ölüm ve yaşam gibi konularla kafası dolu bir liseli iken ilaç gibi gelmişti Siyah Kan. Polisiye hayranlığımın olduğu o yıllarda Grange romanlarının hepsini okumuştum, hepsi kalitelidir ama bu eserin yeri hep ayrıdır bende. Nedir kan? Kaç tanımı yapılabilir kanın? Onu bu kadar özel yapan nedir peki? Bu sorulara travmatik yaşanmışlığıyla kendince cevaplar bulan Reverdi ve bu cevapları kendi travmatik geçmişini anlamlandırmak için ölesiye merak eden Marc. Esas olarak bu iki ismin arasında geçen dahiyane, kanlı, iğrenç ve sürpriz olaylar tüyleri ürpertmeye yetiyor. Peki kötülük nedir? Kötü doğmak mı kötü olmak mı? Bir insanın katil olma yolundaki derinliklerine inerken, kötülük ve iyilik çatışmasının içinde bulacaksınız kendinizi. “Yengeç dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. ... Çabuk saklan, baba geliyor!” Siyah Kan’ı okuyup beğendikten sonra, okunması gereken roman Şeytan Yemini’dir. Pişman olmayacaksınız.
Edebiyat
Siyah KanJean-Christophe Grangé · Doğan Kitap · 201514,1bin okunma