Mozart gerçeklikte bir birey haline gelmeden önce müziğinde ayrı bir birey olmuştu: Müziği geleceğini şekillendirmişti. Müziği bir dilekti, mitsel pastoral imgelerinden, Arcadia imgelerinden model alınmış olan yaşamak istediği yerleri anlatıyordu. Müziği bir bellekti, neler deneyimlediğini ortaya koyuyordu. Müziği bir arzuydu, kollarıyla sarmak istediği şeyi söylüyordu.
Sayfa 164 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Aslında bir aşk öyküsü anlatılır burada. Daha doğrusu iki aşk öyküsü : Arcadia Kralı'nın iki kızına aşık olan iki prens, saraya girebilmek için kadın giysileri
giyerler. Bunun üzerine, prenslerden birine, onu kız sanan kral aşık olur. Otekine de onun bir delikanlı olduğunu anlayan kraliçe tutulur. Ne var ki, zaten karışık olan bu durum düpedüz anlatılmamış,
son derece çapraşık bir yığın olay uzatıldıkça uzatılmış, büsbütün anlaşılmaz bir hale gelmiştir. Neyse ki, her şey
sonunda tatlıya bağlanır; prensler ve prensesler birbirlerine kavuşurlar.
Normal bir romandan çok daha uzun olan Arcadia, "pastoral romance" diye tanımlanan türe girer. Yani burada anlatılan olaylar, romanlarda olduğu gibi az çok gerçekiere uygun değil, tamamıyla
hayal ürünüdür. Işlenen konunun dekoru da "pastoral"dir. Yani gerçek kırsal yaşamla ve gerçek doğayla neredeyse
hiçbir benzerliği bulunmayan; çimenlerin ve ağaçların her zaman yeşil kaldığı; çiçeklerin her zaman açtığı; yağmur çamurun hiç görünmediği; köylülerin ve çobanların, ekmeklerini taştan
çıkaracakları yerde, sadece kaval çalarak, dans ederek, birbirlerine aşktan söz ederek yaşadıkları bir hayal ülkesidir.
Sanıyorum, o yıl iki ölüm olmuştu. Anton Rubinstein ile Çaykovski'nin ölümleri. Aklımda kaldığına göre, Çaykovski'nin ünlü triyosunu çalıyorlardı .
Bilinçsiz çocukluğumla, sonraki çocukluğum arasında bir sınır taşıdır o gece. Onunla oluştu belleğim, bilincim devindi ve bundan sonra büyük bir ara ve kesinti vermeden, yetişkin insanlarda olduğu gibi sürdü gitti.
Avrat pazarının tam kenarında bir çınar vardı ve ortasında koca bir sütün kim bilir neler görmüştü bu Çınar İstanbul'un 7 tepesindeki arcadia meydanında çeşitli ülkelerden getirilmiş yüzlerce köle kız sergileniyordu çerkezler gürcüler Ruslar İspanyollar Rumlar bellerine asılı kamçılarıyla hasır taburelere çökmüş koca göbekte satıcıların nargile fokurtuları bile böbürlenir gibiydi ne de olsa mal iyiydi...