"𝘉𝘦𝘯 𝘬𝘦𝘯𝘥𝘪𝘮𝘪 düşünüyorum. Ne kadar yalnız, arkadaşsız, dayanaksız kalırsam kendime o kadar saygı duyacağım. Tanrı'nın, insanlar tarafından onaylanan buyruklarını yerine getireceğim. Aklım yerindeyken, şimdiki gibi henüz delirmemişken öğrendiğim ilkelere bağlı kalacağım. Yasalar ve ilkeler ayartmaların olmadığı zamanlar için değildir, asıl bu an gibi anlar içindirler, bedenin ve ruhun tüm katılıklarına rağmen ayaklanıp isyan ettikleri zamanlar için. Kendi bireysel rahatlığım için bu kanunları yok sayarsam bedenin, ruhun ne değeri kalır? Onların bir değeri var, ben hep buna inandım; (...) Yerleşmiş görüşler, önceden belirlenmiş tespitler, şu an destek almam gereken tek şey bunlar; ayağımı oraya sağlam basmalıyım."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Dopamin, beyindeki sinir hücreleri arasında iletişimi sağlayan ve beynin ödül sistemini yöneten temel bir kimyasal taşıyıcıdır (nörotransmitter). Halk arasında yanlış bir şekilde sadece "mutluluk hormonu" olarak bilinse de, asıl görevi motivasyon yaratmak, ödül beklentisini tetiklemek ve bizi hedeflerimize ulaşmaya teşvik etmektir.
Ödül ihtimalleri öğrenildikten sonra, dopamin ödülden çok ödül beklentisiyle ilgili oluyor. Başka bir ifadeyle haz, ödül beklentisiyle gelmektedir ve ödülün kendisi neredeyse sonradan oluşan bir düşüncedir. İştahınızın doyacağından eminseniz, mutluluk doyma hissinden çok iştahla ilişkili olur. Dopamin, ödülün verdiği mutlulukla değil, makul bir gerçekleşme ihtimali olan ödülü kovalarken oluşan mutlulukla ilgilidir.
Eşim ilk evladımızı doğurduğunda daha 30’uma gelmemiştim. Hala o geceyi hatırlarım. Bütün geceyi arkadaşlarımla geçirmiştim. O gece, gereksiz konuşmaların olduğu ve arkadaşlarımı güldürmek için çeşitli saçmalıklar yapıyordum. O zamanlar diğer insnaları etkileme ve güldürme gibi ilginç bir yeteneğe sahiptim. Taklit edeceğim insnanın sesine uygun olarak sesimi değiştirebiliyordum. Kimse benim alaylarımdan kaçamazdı, arkadaşlarımla bile alay ederdim. Sonra bazı insanlar zamanla dilimden kurtulmak için benden uzaklaşmaya başladılar.
Tam o gece pazarda dilenen kör bir adamla dalga geçmiştiğimi hatırlarım. Daha da kötüsü ona çelme takarak düşürdüm ve o kör adam ne söylediğini bilmeyerek kafasını sağa sola döndürmeye başladı.
Her zaman ki gibi evime geç saatte döndüm ve karım beni bekliyordu. Eşim korkunç bir durumdaydı ve titrek bir sesle “Raşid… Neredeydin ?” diye sordu. “Marsta olacak halim yok ya, arkadaşlarla beraberdim” diye cevapladım. Oldukça hassas durumda olduğu belli olan ve göz yaşlarını zor tutan eşim; “Raşid, çok fazla yorulmaya başladım ve sanırım evladımız yakında doğacak.” dedi ve sükunet içinde bir gözyaşı yanaklarından süzüldü. O an eşimi ihmal ettiğimi hissettim. Bu zamanlarda dışarılarda gezmek yerine onun yanında olmalıydım çünkü eşim hamileliğinin dokuzuncu ayını doldurmak üzereydi.
Sonra eşimin sancıları başladı ve hiç zaman kaybetmeden onu hastaneye götürdüm. Hemen eşimi doğum odasına aldırlar ve uzun süre acı işçinde o odanın içinde kaldı. Ben dışarıda onun doğum yapmasını bekledim fakat doğum zordu yine de sızana kadar bekledim. En sonunda hastaneye telefon numaramı bırakarak eve gittim iyi haberleri bana söylemelerini istedim. Aradan biraz süre geçtikten sonra hastane çalışanları bana Salim’in doğumunu müjdelediler. Hastaneye geri döndüm ve