Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanılabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır. Aşk dediğin, gafletin renkli köpüğüdür. Asıl dert ile çektiğimiz acılar pek örtüşmez. Çocukken, iki sakızı birbirine değdirmeden çiğneyebilmek beni gururlandırırdı. Şimdiyse, ölürsem sempati toplayabileceğimi umuyorum.
Arabanın penceresinden dışarıyı seyreden Galen daha önce binlerce kez sorguladığı o soruyu yine düşünmüştü. Neden böyleydi? Kendi vücudu ile ilgisi olmayan, protein, yağ, karbonhidrat ve sudan oluşan bir başka beden nasıl olur da kendisini dünyanın en mutlu adamı, en mutsuz adamı ya da dünyanın en çok acı çeken adamı gibi hissedebiliyordu? Bunun adı aşk olamazdı. Bu bir kelimeyle tanımlanamayacak kadar derin ve acı verici bir şeydi. Öyle ki insanlık tarihi bu hissi tanımlamak için çabalayan kişilerle doluydu. Platon'a göre aşk insanın kayıp olan ruh eşini bulma arzusuyken, Alman Filozof Schoupenhauer için sadece soyun devamını sağlamak için var olan tabiatın aldatmacasıydı.
İnsanlığın başlangıçlarındab beri aşkı yaşamış birçok yazar onu yazdı, birçok ressam onu çizdi ve birçok müzisyen onu besteledi. Gerçek aşkla karşılaşmamış insanların ise bu ruh durumunu anlamalarına imkân yoktu. Çünkü Galen'e göre aşk ne anlatılabilir ne de tanımlanabilirdi. Kim doğuştan kör bir insana gökkuşağının renklerini ifade edebilirdi ki?