Ekranda kırmızı bir parıltı oldu ve mıknatıs kızla onun gösterisini izleyen diğer Gümüş soyluları ayıran elektrik kalkanının üzerine sertçe çarptı.
Shade olduğu yere mıhlanmıştı, gözlerini ekrandan almaksızın kırmızı lekeyi izliyordu. Beni daha sıkı tutup izlemeye zorladı.
Lekenin bir yüzü var. Kız kardeşi.
Mare Barrow.
Şimşek, kızı tamamen yutarken Shade yanımda buz kesti.
"Bu onu öldürmeliydi."
Shade'in elleri titriyordu ve titremeler bütün bedenini sarmadan ara sokakta çömelmek zorunda kaldı. Gözleri kocaman açılmıştı ve boş boş bakıyordu.
Kız kardeşi Kraliçedenemesi arenasına
düşmüştü. Nereden bakılırsa bakılsın ölümüne düşmüştü. Ama Mare ölmemişti. Kamerada çarpıldığı görünmüştü ama ölmemişti.
"O yaşıyor, Shade," dedim, yüzünü benimkine çevirerek. "Sen de gördün. Ayağa kalktı ve koştu."
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Şimdi ironiye gülmenin sırası değildi. "Bir zamanlar ben de sana aynı şeyi sormuştum."
"O zaman o da farklı." Gözleri koyulaştı, bakışlarını benden başka tarafa çevirdi. "Ve onların yanında. Ona yardım etmeliyim."
Sürekli geçmiş üretiyoruz. Bizler geçmiş fabrikadayız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm şahsi geçmişi nereye gider? Onu satın alan, toplayan, atan birileri var mı? Yoksa rüzgârın sokakta savurduğu eski bir gazete gibi yuvarlanıp durur mu? Tüm başlayıp tamamlanmamış hikayeler, terk edilen Sevgililer, kesilen ve kanamaya devam eden ilişkiler nereye gider?
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖