Gözlerin gözlerimi bulur bulmaz içimde bütün şehir atlı karınca gibi
Sayfa 15 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Durup dururken bir yaşıma daha girdim
Kendi adıma bir muamma çözüldü, atlı karıncanın nerden geldiğini öğrendim, hemmen aktarayım: Lunapark'ta bu dev oyuncak yapıldığında, atlarla beraber karacalar da varmış. Oğlan çocuklarının ata, kızlarınsa karacaya binmesi rutin durummuş. Bu yüzden ona 'atla karaca' denmiş. "Atla karacaya gidelim, atla karacaya binelim" diye diye, hep olduğu gibi halk dilinde isim şekil değiştirmiş, günün birinde 'atlı karınca' olmuş, öylece de kalmış. Çocukluğumdan beri düşünürdüm ben de, karıncayla ne ilgisi var bunun diye. (Lunapark adını Lunaçarski'den alıyor, Sovyet devriminin ilk kültür bakanı Lunaçarski, öncesinde Paris'te sürgünken tasarlamış bu dev kitle oyuncağı. Anılacak adammış, ayarlayın bunlan!)
Sayfa 199
Reklam
Atlı karınca durmuştu. Artık ben o tarafa doğru gidemezdim. Benim tarafım benim ve onunki de onundu. Her birimiz kendi manzaramıza bakacaktık.
GEÇİYORDUM UĞRADIM Geçiyordum uğradım boynuz boruların uğultusundaki bulanık zamanlara belki bir gömüde birkaç eski eşyanın ışıltısı vurur şimdiye. Merdiven altında unutulmuş bir zaman ya da eski yüzümle karşılaşmak girişteki aynada dinmiş uzaktaki nehrin gürültüsü ağaçlar yer değiştirmiş çekmiş, küçülmüş onca hayal oyun ve atlı karınca sığdırdığım kurak peyzaj Doğduğum ev artık yavrusunu tanımayan bir hayvan gibi bakıyor uzaklara ...
Sayfa 77
Hiç boş durmuyorum. Kendimi götürüp dünyanın kıyısında bir noktaya konuşlandırıyorum. Hikayemizin gözle görünmeyen menzillerinde hazır kıta nöbet bekliyorum. Madalyonun arka yüzüne denk düşen muhitlerde akıl fikir taklaları atıyorum. Realitenin hantal gövdesini soyut numaralarla ani kündelere getiriyorum. Dünyanın yavan gündemlerine, muhabbetimin zerresini kaptırmıyorum. Kendimden pek birşey harcamıyorum. Herhangi bir rol almıyorum. Çalım satmıyorum. Ben sadece işime bakıyorum. Paha etmez anlam taşlarının üstünde sekerek gidişime bakıyorum. Dışarıdan bakılınca durgun akıyorum. İçeriden bakılınca akıntının yedi sülalesini önüme katıyorum. Etmeyerek ve bulmayarak, etme bulma dünyasının kapsama alanının dışına çıkıyorum. Dip sularının serin kollarıyla derin yangınlarımın saçlarını tarıyorum. Dumanı genzimi yakan başkalığın atardamarını arıyorum. Ve tabii kendimi arıyorum. Bana en çok benzeyen yüzümü arıyorum. Hiç tükenmeyecek servetimi, kayıp definemi arıyorum. Hayatımın sırrını arıyorum. Onu dünyanın kazığa bağlanmış realitelerinde bulamayacağımı biliyorum. Onu ruhumun dipsiz göllerinde, düşlerimin gür ormanlarında arıyorum. Bulamasam da arıyorum. Aramanın bulmak gerektirmeyen zenginliğinin içine dalıyorum. Bilmenin kemiksi gururundan, bilmemenin tükenmez açlığına kaçıyorum. Niyetlerime sığmıyorum. Bu münbit topraklarda iç sürgünlerimi katmerlendiriyorum. Dallarını bıkıp usanmadan çiçeklendiriyorum. Ya da bunların hepsini yaptığımı sanıyorum. Bindiğim dolambacı atlı karınca sanıyorum.
Sayfa 144·Kitabı okudu
2023 Okuma Raporları
Deyimleri inceleyince de olmadık durumlarla karşılaşıyor insan: 'Sıfırı tüketmek derken, aslında sıfırla filan ilgili bir şey söylemiyorsunuz: 'Zafir'i (soluğu) tüketmişsiniz. 'Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz. Burada 'Ana' bildiğiniz 'anne' değil, bir yerin adı. 'Atlı karınca' da aslında 'atlı karaca' olacak. Her şey zamanla değişiyor: 'Beş aşağı, beş yukarı' ne demek? Olmaz öyle şey. 'Beş aşağı baş yukarı' dolaşır insan. 'Darısı başıma' mı? Hayır. 'Darusu (ilacı) başıma'. Saçı dökülenler için söylenmiş olacak. İşler 'eni konu karıştı. Hayır, işlerin 'önü sonu' karıştı; değil mi beyler?
Alıntı
Reklam
Reklam