Kendim bu vatanın bir öz evlâdı; ve bu Türk Milletinin bir ferdiyim. Dindârlık ve Müslümanlığın telkîn ettiği fazîletkârlığın hakîkaten meftunuyum. İyi olmak, ve iyilik edenleri sevmek, ve iyi olanlarla arkadaşlık etmekle iftihâr ederim. Daha bu gibi yüksek seciyeler arkasında koşan bir ferdim.
On iki seneden daha evvel, Hâlikımın lütfuyla Bedîüzzamân Hazretleri’ne vâsıl olmuş ve eserlerini okumuşum. Müslümanlık dininin pek büyük kudsiyetine ve pek yüksek fazîlet telkîn ettiğine, o eserleri okumakla muttali‘ oldum. Âsâr-ı Nûrun ve müellifinin, bu milletin iki hayatlarının saâdetlerine çalıştıklarına o kadar bâriz delîller gördüm ki: bu delâil karşısında hayrân olmamak elden gelmiyor.
(Ahmet Hüsrev Altınbaşak)
Biz ki İstanbul şehriyiz,
işte, arzederiz halimizi
Türk halkının yüce katına.
Mevsim yazdır,
919’dur.
Ve teşrinlerinde geçen yılın
dört düvele teslim ettiler bizi,
gözü kanlı dört düvele
anadan doğma çırılçıplak.
Ey İslam'ın nuru, Türklüğün gururu Ayasofya!
Şerefelerinde fethin, fatihin şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mabet!
Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun?
Bizim İstanbul / Çalınmış Umutların Şehri
"Şehre bakıyorduk denizden: Nevzat, Demir bir de ben.
Sisler içindeydi İstanbul...
Sisler içinde deniz...
Sisler içinde teknemiz.
Sultanahmet'in minareleriydi görülen,
Ayasofya'nın kubbesi,
Topkapı Sarayı'nın kuleleri.
Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir.
Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren.
Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi...
Büyülü bir bulut gibi...
Bir masal imgesi gibi...
Yeni kurulmuş bir kent gibi...
Yeni bir başlangıç gibi...
Genç, umutlu, güzel..."