İnsanın bildiği her şeyi anlatması gerekmez. Bir hanımefendiye yakışmaz. Hem insanlar başkalarının kendilerinden daha bilgili olmasından hoşlanmaz. Buna sinir olurlar. Düzgün konuşarak onları değiştiremezsin, bunu onların öğrenmesi gerekir. Öğrenmek istemediklerinde de çeneni kapalı tutmaktan ya da onların anlayacağı dilde konuşmaktan başka çaren kalmaz.
İnsana kendi büyüklüğünü bildirmeden hayvanlarla ne kadar müsavi derecede bulunduğunu göstermek tehlikelidir.
Onun aşağılığını gözüne sokmadan azametinden bahsetmek daha tehlikelidir.
Bu iki halini bilmekten onu gafil bırakmak daha çok tehlikelidir.
Fakat bu iki mahiyetini birden ona tespit etmek daha pek çok faydalıdır.
Ben böyleyim işte, işe yaramaz ve duyarlıyım, ister iyi olsun ister kötü, soylusundan ya da bayağısından bütün coşkulara olanca varlığımla kaptırabilirim kendimi – ne var ki asla kalıcı bir duygu, asla ruhun özüne nüfuz eden, kalıcı bir heyecan duyamam. Bende ne varsa, bir başka şeyi izleyerek varlık kazanır; ruh kendine karşı, yaramaz bir çocukla uğraşırcasına sabırsız; giderek büyüyen ve hep aynı kalan bir sıkıntı var. Her şey ilgimi çeker, ama hiçbir şey beni avucunda tutamaz. Durmaksızın düş kurarak, yapılmadık iş bırakmam; karşımda konuşan kişinin yüzündeki mimikleri en ince ayrıntısına kadar yakalarım, cümlelerindeki milimetrik sapmaları fark ederim; ne var ki, duyduğum halde aslında onu dinlemez, bambaşka şeyler düşünürüm ve aramızda geçen konuşmadan en az anımsadığım, o sırada sarf edilen sözler olur – hem onunkiler, hem benimkiler. İşte bu yüzden, bir ettiğim lafı bir daha eder, cevabını aldığım soruyu tekrar sorarım sık sık; buna karşılık, sonradan aklımdan uçup giden bir şeyi söylediği sırada karşımdakinin yüz hatlarının gerilişini ya da daha önce anlattığımı unuttuğum bir hikâyeyi anlatırken, beni yalnızca gözleriyle dinleyişini, fotoğrafını çekmiş gibi, üç dört sözcükle tarif edebilirim. İki kişiyim ben – ikisi de ortalarındaki mesafeyi koruyor, aralarında hiçbir bağ olmayan Siyam ikizleri bunlar.