• Selam olsun Kral'a ve nice kitabına.

    Hey King sen gerçekten bu işi biliyorsun dostum. Oluşturmuş olduğun karakterlerle ahbaplık yaptım ve hepsini çok sevdim. Yolda yürürken Jake Eppingi gördüm. Yada salıncakta sallanan bir çocuğu görünce George yi yada sinirli bir babayı görürsem Jack Torrance yi.. O kadar gerçekler ki adeta hayatımın bir parçası haline geldiler. Tabi bu saydığım karakterler diger kitaplarında biliyorum..biliyorum ama ne kadar muazzam olduğunu hatırlatmak istedim.

    Peki "Kuşku Mevsimi Ve Esaretin Bedeli" adlı eserin? Bu nasıl anlatımdır,kurgudur, gerçekliktir. 3 öykü vardı içerisinde ve hepsi de birbirinden harikuladeydi. Cidden bunu nasıl yapiyorsun bu insanlar yaşıyor mu? Yaşıyorsa neredeler ben neden onları bulamıyorum? Acaba bir yerlere mi saklandılar?

    Lanet olsun! Unuttum. Onların konuşma aksanı aynı Amerikalılar gibi kesin oradalar nasılda bu ayrıntıyı kaçırdım. :)
    Peki Kral efendi buradan sonra okuyuculara sence spoi vereyim mi bu kitabın hakkında?
    Hayır..Hayır..Hayır..
    Kesinlikle vermeyeceğim. Bu muazzam eseri bu şekilde mahvedemem.

    Aa dur dostum tamamen unutuyordum.
    Bu yolculuğa tek başıma çıkmadım.
    Samet Hızır ahbap ile beraber okuduk. Tabi beni deli etti. 18 gün nedir arkadaş. Baktım son gün uçmuş bitirmiş dedim hey lanet olası seni geçeceğim ve bugün bu enfes eseri bitireceğim. :))

    Peki sana bir itirafta bulunsam :/ Ben seni bu yıl tanıdım. Esaretin Bedeli, Yeşil Yol, O ve nice filmin yazarı olduğunu yeni öğrendim desem. Tamam..Tamam vurma ahbap ne yapayım :) Sıkı bir hayranın oldum ama bu iyi bir şey değil mi seni çok sevdim. Eminim ki sende benim gibi okuru çok seveceksin. Diğer kitaplarında buluşmak üzere Hoşçakal!
  • Yine övgülere mazhar olmuş bir kitabın yorumuyla karşı karşıyayız. İşin aslı kitaptan nefret etmiş falan değilim ama yine de okurken epeyce dalga geçtiğimi söyleyebilirim, özellikle de ismiyle. Ah kötü ben...

    Bir şiir ile açılışı yapalım.

    İki yabancı olmadan önce,
    İletişimle.
    İki yabancı olmadan önce,
    Edebiyat ile.
    İki yabancı olmadan önce,
    Dostluk ile.
    Ve iki yabancı olmadan önce,
    Redaksiyon ile...

    Yukarıda verilen şiirin ana duygusu nedir?

    Tamam, ciddi olalım. Minik ipuculu yorumumuz geliyor.

    Şu an isimlerini hatırlamakta zorlandığım ana karakterlerimiz 15 yıl evvel tanışmış, arkadaş olmuş, aşık olmuş, birbirlerinin en yakın dostu olmuş ve dünyanın en saçma ayrılıklarından birini yaşamıştır. Ve aradan geçen 15 yılın sonunda ikinci bir şans elde ederler, falan filan. Üzgünüm ama aşırı klişeydi, zerre duygu hissetmedim ve yaşadıklarını düşündüğümde kimse aşkın varlığından dem vurmamalı gibi geliyor.

    Bakın, adam yurt dışına gidiyor. O ara yaptıkları bir konuşma var, gülsem mi ağla- kahkaha atsam mı bilemedim. (Anladınız inceyi, devam.) Diyor ki kadın, sana gitme deseydim ne yapardın? Adam da gitmezdim ama senden nefret ederdim diyor. Ay paşam, teşekkürler. Egonu da al git, der sanıyoruz kızımız ama peki beyim, diyerek ağlamayı yeğliyor.

    Neyse atarlı ergenimiz gidiyor, zorlu hayat şartları ve teknolojinin henüz ucuzlamadığı bir dönemde olduğumuz için kızla iletişim kuramıyor falan filan. Kız da ona ulaşamayınca hayatına devam ediyor ve böylece yıllar geçiyor, bıdı bıdı bıdı. Hepsini geçtim. Aşırı klişe "gizli sır"rı da evlenip boşanmaları da birbirlerini hiç unutamayıp ama ne hikmetse hiç merak etmeyip aramayıp sormamaları da. Tek bir şey yetti bana bu kitap için.

    Oğlumuz, heh hatırladım Mattihas Bey, yıllar önceki gidişinde sürekli annesini aramakta ama kızımızı aramamaktadır. Çocuğun dâhi annesi ve ondan geri kalmayan yavuklusu arasında şu ilginç konuşma geçer:

    -Matt'den haber aldınız mı?
    +Tabii, beni her hafta arıyor.
    -Aaa öyle mi? Beni aramasını söyler misiniz?
    +Tabii arım, balım, peteğim.

    Bakın, ilk olarak ey üstün zekalı kadın, neden sormazsın: Nasıl arıyor sizi? Acaba neden beni aramıyor? Hani Matt sana daha önce demişti ya konuşmanın her dakikası 75 dolara mal oluyor!

    Ya da iyi niyet timsali, çiftimizin şakşakçısı annecik, sen oğluna sorsana neden sevgilini aramıyorsun çocuğum? Hani onun için dağları delerdin Ferhat misal?

    Ve bu yetiyor mu yazara? Yetmiyor tabii ki.

    15 yıl sonra oğlumuz şöyle diyor: Seni aramamış değilim, arayamadım çünkü annemi karşı ödemeli arıyordum.

    Vay canına. Bu alkışlanmaz mı arkadaşlar? Annen aracılığıyla bunu iletmek aklına gelmez, çünkü hayatının aşkını niye düşünesin ki? Ya da onun seni düşüneceği, merak edeceği, özleyeceği gibi banal ve insani şeyleri aklına getiresin?
    Ahmak herif.

    Neyse. Tüm bunların ardından gelen ağır ve bariz dramlar var. Saklanan çok mühim sırrımızla ilgili. (Ühü, ühü. Mendiller hazır mı?)

    Aradan 15 yıl geçmiş, hayatınız berbat durumda, kadına ulaşmaya bir kez bile uğraşmamışsın ve evlenip yoluna devam etmişsin; ama sırlar açığa çıkınca ortalığı ayağa kaldırıp ağzına geleni söyleyebilirsin çünkü sen artık daha olgun, daha aşık ve pişman bir adamsın. Kadın da hepsini sineye çeker çünkü şey aşık olmak bu, öyle değil mi? Bir tokat atarsa diğer yanağını çevirip o yanağı yıkamazsın falan.

    Şunu fark ettim ki yorum yaparken kitaptan nefret etmeye başladım. Nerden elime geçtin be kâbus?

    Ayrıca redaksiyon korkunçtu. Ciddi anlamda insanın beynini allak bullak eden cümleler vardı içinde. Hep dedim, anlayan beri gelsin ama gelen giden olmadı. (Birkaç örnek isterseniz buyurun: "Nutella mı a la Grace? (Sayfa 287) / "Senin fotoğrafını ilk tanıştığımız gün çektiğim yerden düğmeyi alırken çekmiştim." (Sayfayı bilmiyorum ama cidden var bu cümle.) / "...onunla aynı yerde daha fazla çalışmama, tamam mı?"

    Tavsiye etmiyor, etmiyor ve etmiyorum. Sevgiler, saygılar.
  • UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Selamın hello çokomeller .. Hepiniz iyisiniz , ben de iyiyim .. Öyleyse başlayalım .. Sayın cevizkabukları hep diyorum ki tarih bilmeyen bir adam KÖR olmuştur !! Geçmişini bilmeyen daha doğrusu geçmişte ne olmuş bilmeyen bir adam ileriye dönük adımları geçmişten ders alarak atamaz .. İmkanı yok bunun!! Tarih bilmeyen , ekonomi de bilmez , müzikten de anlamaz , sanattan da çakozlamaz, siyaseti saymıyorum bile =)) Neden mi ? ÇÜNKÜ HERŞEYİN BİR TARİHİ VAR DA ONDAN ! Bugün bizi de KÖKÜNDEN ilgilendiren bir durumdan , hatta bir komplodan bahsedicem size .. Amacım bilmişlik değil ..Ben kendi az bildiğimle ,dilimin döndüğünce açıklamaya çalışıcam sizlere .. Yanlışım , yanıldığım yer varsa buyrun inceleme açık kaynak kabul edilsin , bildirin düzelteyim ..

    Hepimiz nerede yaşıyoruz ?
    Kara parçaları üzerinde ..
    Ne diye adlandırılıyor bu kara parçaları?
    Coğrafya diyelim kaba taslak ...
    Peki coğrafya ne içindir ?
    Çok açık ve net söylüyorum SAVAŞMAK içindir ..İnsanın doğasında var bu aç gözlülük !! Sen istemesen de bu böyle .. Şimdi elinde papatyalar ,kafasında defne yaprakları ile savaş karşıtları doluşurlar buraya .. HAYIR EFENDİM !! Bizim gibi son derece önemli bir jeopolitik kara parçası üzerinde oturuyorsan savaş her daim seçenekler içerisinde..Kendin savaşmak istemeyebilirsin ama bir gün KAPINI ÇALARLAR ! Tıpkı bize yaptıkları gibi ..

    Ne zaman başladı bu iş ?
    Osmanlıdan ele alıcak olursak , bizim için döşenmiş mayın tarlasına bizim ayak bastığımız ilk tarih 1820... Mora isyanı .. İnceleme çok uzun ondan kelli google a sor anlatsın sana .. 2 inceleme daha yazmak zorunda kalıcam yoksa .. Aynı 1820 de Osmanlıya ilk defa Amerikalı misyonerler geldi.. 4 sene geçti geçmedi İzmir' e konsolosluk açıldı .. Vatan sathına yayılmalarına daha var o dönemlerde .. Sonra özel okullar , misyonerlik falan alıp başını gidecek..Bundan sonraki ayak Balkanlar .. Orda azınlıklar diyip bir kolumuzu kestiler .. Aşşağıda da araplara coşkuyu verip , ordaki işbirlikçilerle diğer kolu kestiler mi? Kestileeer !
    Sonra ?
    Sonrasında askerimiz yığıla yığıla , süpürüle süpürüle bugün vatan dediğimiz Anadolu' ya geldiler mi ?
    Evet!
    Daha sonra noldu ?
    Aradan 100 yıl geçmiş..10 Ağustos 1920 ' de Sevr dedikleri bir antlaşma koydular önümüze .. Kalan son toprağımızı da elimizden almak amaçları .. Anadolu'nun bu şekilde parçalatılmasının temellerini kim attı ? İdeolojik fikir babası kim ? Kimin ağzından çıktı o meşhur maddeler?
    Wilson... Woodrow Wilson!!
    Ne zaman ?
    8 ocak 1918 ' de..Amerikan Parlamentosunda.. Şu meşhur 14 maddelik , bugün MEB ' de görev yapan amerikalı uzmanlar sayesinde ( adnan menderes sağolsun!) ilkokul çocuklarımıza BARIŞ PRENSİPLERİ(?!?!?) diye öğrettiğimiz prensipler .. ULAN BU NASIL BARIŞ?!?!? Orada 10 ve 12. madde doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor .. Hedef o dönem Büyük Ermenistan ' ın kurulması..Osmanlının parçalatılması..Türklere de Anadolu'da ufacık bir toprak parcası verilip orta yerde hapsedilmeleri .. O maddelerde bir de araya "ulusların kaderini tayin hakkı vardır" diye bir madde sokuşturmuş bu emmi .. İmparatorlukları zaten böyle parcalamışlar ..Amaç bunların diline doladıkları ünlü şark sorunu.. Türklerin Viyana'dan tekrar Horasan' a geri atılmaları.. Her neyse .. Bu 100 YILLIK planlarını biri bozdu ..Tekere çomak soktu! Kim bu "ADAM" ?
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ! Resmen darma duman etti !! Boğazlarına dizdi bizden koparıp aldıklarını .. Kalemi aldı ellerinden , son nokta öyle değil böyle koyulur diyip SON NOKTAYI KOYDU ! Bütün misyonerleri sınır dışı etti ...Tüm misyoner okullarını kapattı .. Emperyalizm bu ! ASLA UNUTMAZ !! Hele ki Kurtuluş Savaşı gibi bir savaşta İLK KEZ bakın burası çok önemli DÜNYADA İLK KEZ emperyalizmi şamarlıyorsun , üstüne üstlük yetmiyor adamları yeniyorsun.. Bütün mazlum halklara "ROL MODEL" oluyorsun .. Ne diyor Ghandi o dönem ?
    Ben diyor Mustafa Kemal Paşa İngilizlerle savaşmadan öncesinde ingizlileri TANRI zannederdim..Bu emperyal devletlerin kabul edebileceği bir realite asla olmadı .. Bakın yukarda rol modeli büyük yazdım .. Niçin ? Tüm ezilen halklar bu savaşı örnek alıp başkaldırdılar da o yüzden .. Atatürk onların elinden silahlarını alıp , kendi silahları ile vurdu.. Dedim ya unutmazlar diye .. Bugüne dek planları hiç değişmedi .. Şimdi esas konuya hafiften bir girelim ..

    Benim tabirimle MEDENİYET KAVALI ÖTTÜRÜP ORAYA BURAYA TERÖR İHRAÇ EDEN TAKIM ELBİSELİ BU ÇOBANLARIN sürekli övündükleri şey ne ?
    Biz avrupalıyız goygoyu .. Sanat , ilim bilim , felsefe pek çok şeyin mucidi bunlar .. Kuramların temellerini atanlar bunlar .. Yalnız aralarından öyle iki isim cıktı ki , bunların tüm karizmasını , yarattıkları tüm pozitif olguları negatife çevirdi !
    HITLER VE MUSSOLINI ! İmaj yerlerde pek tabii! Avrupa dediğin ELİ KANLI 500 senelik kartoloz neneler topluluğu !! Silikon, gerdirme ,makyaj bir yere kadar.. Makyaj aktı , ESMER ATA ATLADI SİLİKONLAR PATLADI ( buraya kadar çok ciddi gelmiştim halbuki.. az daha başarıyordum ciddi bir inceleme yazmayı =)) mazur görünüz !) Ve bizimle de görülecek hesapları var..Bu çok açık !! Bu 15 temmuzlar , öncesindeki darbeler hele ki 80 darbesi falan dış desteksiz olacak işler değil .. SAVAŞ dediğin şey sadece elde silahla olmaz .. Bambaşka yolları var bu işin .. Bu incelemeye konu olan şekli Psikolojik savaşa dayalı dezenformasyon (bilgi kirliliği) ile yıldırma.. Ne yapmışlar bu amcalar ?
    Arkadaşım ilim bilim yuvası dedikleri Cambridge Üniversitesinden bir prof açıkca görevlendirilmiş .. 2 ayrı şahıs bu adamdan tez konusu almışlar ..2 tez var ortada..

    1. si nazizm islamcılıktan etkilendi...
    2. si nazizm in rol modeli Kemalizmdir ..

    1. tez için iddaaları şu : Bu tez Yale de üretilmiş .. TAM beyin yakan cinsinden .. Zamanında Kudüs müftüsü Hacı Emin el Hüseyni Hitler'le buluşmuş .. Bu buluşmadan öncesinde Hitlerin yahudileri kuzu kapama yapıp fırınlamak gibi bir niyeti yok imiş ... Tam tersine sürmek istiyormuş yahudileri Almanya'dan..Ama işe bakın ki Hitler'le konusup, Hitler müftüye ya ne yapayım ben bunları diye sorduğunda arka planda Mahmut Tuncer eşliğinde cevap veren müftü demiş ki hitlere : YAK ONLARI! KEBAP YAPSANA!! KEBAP YAPSANA!
    GÜLMEYİN !! Cidden "yak onları!! " ibaresi var tezin içerisinde.. Hatta ve hatta , Natenyahu'nun 37. dünya siyonist kongresinde bu iddaayı uluslararası platformda dile getirip 3rd Reich ve Hitler'e rahmet okuması bile söz konusu..
    Hitler bizi yakmak istemiyordu , müftü kanına girdi diyor adam !! Akılları sıra Kudüs'te kendi yaptıklarınının üstünü örtüp, kendilerine yönelen negatif algıyı islama kanalize edecekler =)) Biz şimdi bunları yapıyoruz ama Hitler' i yoldan çıkaranlar bunlar , islam olmasaydı tüm bunlar olmayacaktı diyecekler .. BUNA KARGALAR BİLE GÜLER !!

    2. tez iddaaları ise şu : Hitler kendine Atatürk ' ü "ROL MODEL"
    aldı.. NASIL ? GÜZEL Dİ Mİ ? Bu tez kitap haline getirilmiş ingilterede .. Amerika' da da Harvard Üniversitesi de kitap yapıp basmış .. Sitede Naziler ve Atatürk adı altında bulup okuyabilirsiniz .. Sağolsun Adem YEŞİL muhteşem bir inceleme yazmış o kitaba ...Ondan dolayı ordaki tutarsızlıkları uzun uzun anlatmama gerek yok .. İncelemelerimi okuyor ve beni takip ediyorsanız biliyorsunuz ki ben bu YÜZSÜZLERİN yediği naneleri defalarca yazdım incelemelerimde ..
    Kongo ' da ülkeyi işgal edip , çalışmak istemeyen işçilerin sağ ellerini kesip , ülkeyi sömüren , TOPLAMA KAMPLARI KURAN Belçika' nın yanında Atatürk mü vardı ? (bkz : #28491745 )

    Milyonlarca KIZILDERİLİYİ öldüren , asimile eden Amerika' nın başında Atatürk mü vardı ? (bkz : #22777313 )

    Jack London boşa mı yazdı o DEMİR ÖKÇE' yi , (bkz #25935136 ) UÇURUM İNSANLARINI (bkz : #18738047 ) ORDA ATATÜRK MÜ VARDI ?

    Bakın hepsini geçiyorum .. Gelin size bambaşka bir olay anlatayım.. 1930 larda Berlin ' de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson' ın anılarında Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering' e sitem ettiğinde , onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır:
    " Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR." =)))

    Kim kimden örnek almış acaba ? Bir türlü ispat edemediğiniz Ermeni muhabbetini soslayıp , tez hazırlatıp ,üstüne bu kitaba ekletince ELİNİZDEKİ KAN AKLANIR MI SANDINIZ ?

    Şimdi hepiniz az buz incelemelere alıştınız .. Ben çok mecbur kalmadıkça spoiler vermem.. Bu kez de aynı ekolden yol alıcaz .. Bu kitap Atatürk' e atılan iftiralara verilmiş iddaa ediyorum ki en güzel cevaptır .. Esasen çok eğlenceli de bir kitap.. Bu tez yazarı kendi tezini haklı göstermek için bazı yerlerde kullandığı kanıtların tamamını aktarmamış .. Nasıl mı ? Misal veriyorum .. "Zöhre KIRMIZI TANGA ALDI.. Aldığı bu tangayı Satı' ya hediye etti .." Ne yapıyor Stefan İhrig denen bu vitaminsiz cin ali ? Alıyor "Zöhre KIRMIZI TANGA ALDI " cümlesini basıyor kitaba .. Zöhre' nin suçu ne ?!?! Zöhre sipariş üzerine almış bunu ama adı çıkıyor bir kere =)) Delil karartıp eksik bilgi veriyor anlayacağın ..Cengiz Özakıncı 'yı 20 seneye yakındır okurum .. İnanılmaz bir arşivcidir .. Belgesiz kanıtsız tek bir harf yazmaz .. 4 sene araştırmış , peşine düşmüş tüm belgelerin .. Yazarın yazdığı tüm kanıtları BİRER BİRER orjinal kaynaklardan ve belgelerden ispat ederek tek tek çürütmüş .. Kitabın adı boşa ATATÜRK DERSİ değil yani senin anlayacağın sayın kikirik!

    Son olarak .. İşgale uğrayan yurdumuzu savunup Sevr' i yırtmak, Nazizme yol gösterir olmuş .. Şehitlerimize nazi damgası vuracaklarmış ...Buyrun canım kardeşim!!! İşte hendek işte deve .. İşte er meydanı.. Roketimiz , mühimmatımız elimizde ve sınırsız !! Ağzının ortasına 2 tane sallamadan , o roketi senin gırtlağına SOKMADAN girmem o mezara.. YAVUZ HIRSIZI BİZ ÇOK İYİ BİLİRİZ !! BİRİ YAZSIN , BİRİ BASSIN .. BİZ BOZARIZ =)) SIKINTI YOK !! BOZKIRDAN SELAM OLSUN ONLARA =))
  • Arkadaşlar merhaba hepinize güzel akşamlar dilerim. Mühim bir şey sormak istiyorum size. Bir okur arkadaşım okuduğumuz kitapların okuduğumuz baskısı dışında diğer baskılarına yapılan inceleme ve alıntıların anasayfamızda gözükmediğini söyledi bana. O söylemeden önce fark etmemiştim. Ayrıca ben okuduğum bir kitapla ilgili incelemelere baktığımda hep aynı yayın cidden. Acaba gerçekten bu durumdan ötürü mü yoksa farklı baskıları yapılsa da bize kendi okuduğumuz baskıdan mı gösteriliyor 🙈 Bu konuda bilginiz, ne yapılabileceği hakkında bir fikriniz var mı, ya da çözüm öneriniz zira aksi takdirde bu bizim için bir sınırlılık diye düşünüyorum. Özellikle baskılar arasında karşılaştırma yapabilmemiz açısından.. Fikrinizi belirtirseniz sevinirim, bu konuda yapılabilecek bir şeyler varsa özellikle çok iyi olur. Şimdiden teşekkürler, tebessümle kalın.
  • Şu an sadece CHAOOOOOL! diye bağırasım var.

    Dikenler ve Güller Sarayı'nı okurken Team Tamlin olduk. ok.
    Sis ve Öfke Sarayı'nı okurken Team Rhysand olduk. ok.
    Cam Şato okumaya başladık Team Dorian mı olsak Chaol mu olsak karar veremedik ama ikisini de kalbimize koyduk.. ne olacak dedik. buna rağmen kalbimiz o dans sahnesinde Chaol'un oldu. buna da ok.

    AMA

    Dorian'ı geçtim, ben Chaol'u unutamadım. Celaena'ın Nehemia pisliği yüzünden az kalsın Chaol'u öldüreceği aklıma geliyor.. diyorum ki Tamlin'den vazgeçme nedenimiz mantıklıydı.. Chaol resmen araya gitti ve sırf bu yüzden ben Rowan'a ısınamadım. Ne kadar Aelin'le mate olsalar, carranam olsalar da. Zaten ben komple Aelin karakterini sevmiyorum. Bu kitapla onu da fark etmiş oldum. tşk.

    Chaol, diyerek girdim çünkü kitapta Chaol yoktu. Hayır yani Sarah, Chaol'u araya verdin, güzelim ilişkiyi bitirdin, üçüncü karakteri getirdin sevdirdin -pardon, sevdirmeye çalıştın. Olmadı yani. Madem en başından Rowan vardı NEDEN O DANS SAHNESİNİ YAZDIN!! NEDEEEN?!

    Şimdi içimde iyileşmeyen, kapanmayan yara olan Chaol Westfall'ı bir kenara bırakıp ilk iki kitaptan sonra aşırı saçmalaya, gereksiz yere uzatılmaya başlayan seriye geleyim..

    Cam Şato ve Karanlık Taç bu serinin açık ara en-en-en iyi kitapları. Bunu onları okurken anlayamıyordum. Üçüncü kitabı sakin kafayla okuyup yeni gelen Rowan beye ısınmaya çalışıyordum.. sonra 4. kitap geldi. Orada bende ipler koptu, zerre okuyasım gelmiyordu.

    Şimdi serinin son kitabı Kingdom of Ash geldi. Bende bu kadar okumuşum bari seriye devam edeyim, sonunu getireyim de içimde kalmasın dedim. Zaten dizisi falan da çıkacak... Neyse.
    Gölgeler Kraliçesi'nin sıkıcılığını bir kenara bıraktım ve başladım EoS'a.

    Hayal kırıklığının adı Empire of Storms oldu.

    Kitabın ilk sayfasından, son bölümlere kadar ortada dolaşan bir SAVAŞ var.
    Sadece adı var, savaş geliyor. Savaş yaklaşıyor. Savaşı kazanmamız lazım. Savaşı kazanamazsak... diye diye geçiyor kitap.

    Kitabın ilk kısımlara üçe ayrılıyor. Rowan, Dorian'ı bulmaya gidiyor. Aedion, Aelin, Lysandra ilerliyor. bir de iki sahne yetmezmiş gibi Lorcan ve Elide sahneleri ekleniyor.
    aa... unutmuşum, pardon.. bir de okurken sıkıntıdan patladığım Manon sahneleri var. Yani kitap 4 ayrı sahne oluyor. Ve hiçbiri eğlenceli değil. Şimdi diyeceksiniz savaş geliyor sen ne eğlencesi arıyorsun?
    Bunu istemek benim suçum değil.. o kadar sıkıcılığın arasında devam etmek için eğlenceli bir şeyler aramak elimde olmayan bir tepki.
    Bu da yetmezmiş gibi beş bin tane karakterle başlayan kitap, sonuna doğru on bin karaktere ulaşıyor yani. her sayfada bir bakıyorum yeni karakter geliyor. İki saat durup düşünüyorum, önceki kitaplarda geldi mi bu-bunlar- acaba diye.

    Dönüp dolaşıp yine ilişkilere geldim, gelmek zorundayım çünkü olaydan, savaştan, ihanetten çok bu kitapta karakterlerin ilişkileri yapıştırılmaya çalışılmıştı.

    Mesela herkesin sevdiği Manon -ki ben hiç sevmezdim. Yeni gelenlere alışmak benim için çok zor olmuştur her zaman. Manon artık yeni olmamasına rağmen Dorian'la aralarında bir ilişki başlamasaydı ben onu sevmemeye devam edecektim. Şu an Dorian gibi bir krala yakışan kraliçe olarak Manon... artık ona söyleyecek lafım yok.

    Bir de Aedion ve Lysandra var.. şimdi şöyle, daha önceki kitaplarda böyle bir etkileşim olmadığı için bir anda bütün ilişkiler bu kitapta patlak verince biraz mind-blown oldu.

    Elide ve Lorcan zaten yeni.. onlar normaldi. Benim asıl gıcığıma giden Aelin ve Rowan.
    Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim. Bundan önceki iki kitapta Rowan'a nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Rhysand gibi bir şey olmasını mı bekledim, ne yaptım hiçbir fikrim yok. Şunu göz önüne almamışım: Rhysand gibi olamazdı çünkü Chaol Tamlin'in yaptığı gibi saçma sapan işler yapmadı. Chaol'un Nehemia'nın ölümüyle bu kadar suçlaması saçmalığın daniskasıydı. Nehemia'dan da nefret ediyorum bu arada. Bu kitapta da Elena'yla olan sahnesinde hislerimin farkına vardım.

    Ve ayrıca bu kitapta beynim açıldı ve Rowan'ı sindiremediğimi fark ettim. Rowan benim için selülozdan başka bir şey değil.
    Chaol sondu. sorry.

    Kitabın çoğu Skull's Bay'de geçiyor. Saldırılar oluyor falan da kitabın tek kilit noktası bence 70. bölümden sonrasıydı. Özellikle de Maeve'in ordusunun geldiği bölüm.

    YA AELİN GERİZEKALI MISIN? BEN SENİ ANLAYAMIYORUM!
    Maeve gelmiş, eziyet ediyor. Güya ateşin varisisin, o saldırıda az kalsın her yeri yakacaktın eziyet ediliyor gücün ortada yok. Elide orada anahtarları kullan diyor kullanmıyorsun.. neyse ki onları neden kullanmadığını öğrendik sonradan.
    Ama keşke bizde görebilsek bu müneccimlik yeteneklerini kullanırken seni.
    Millet Feyre'i yerin milyon kat dibine gömdü.. ben ona karşı hiç nefret hissetmedim. Aelin'e karşı neler hissediliyor pek bilmem ama şu an benim sevmediğim garanti.
    Yani herkes bir arada, kitaptaki ana karakterlerle bir aradasın sen, hangi ara kalkıp gidip müttefik arıyorsun, çağırıyorsun? hadi gitmedin, mektup yazdın diyelim... yine de zaten kitap bu kadar karışıkken böyle olayların gerçekleşmesi can sıkıcı oluyor.

    Herkesin bu seride bir Shipi var. Benimkini açıklıyorum:
    Dorian ve Chaol.
    benim minik kralım ve muhafız kıtası yüzbaşısı'm (şunu asla unutamıyorum, her okuduğumda gülerdim.) ikisini yan yana görmeyi özledim.
    Gidip Tower of Dawn spoisi alacağım.. Chaol yoksa yine, okumayı düşünmüyorum.

    İlk defa bir SJM kitabına 1 yıldız verdim. Serinin bu kadar uzamasına cidden ama cidden hiç gerek yoktu. Kınıyorum. 18 gündür şu kitabı bitirmek için uğraşıyorum. Bana da yazık.
    6. kitap 680 7. kitap 990 küsür sayfa. Ne gerek var? (Chaol yoksa ne gerek var? dljrkldj)

    kitabın sadece son on bölümünü okusaymışım da bir şey olmazmış. Nerede o eski Throne of Glass serisi kitapları diyorum artık.

    ve son olarak şunu söylemek istiyorum
    O KADAR ADAMSINIZ KADIN GELİP AELIN'İ KIRBAÇLATIYOR.
    ZİNCİRLİYOR.
    DEMİR TABUTA KOYUYOR.
    ALIP GÖTÜRÜYOR.
    HİÇBİRİNİZ BİR İŞE YARAMIYORSUNUZ.
    NE GEREĞİNİZ VAR BENDE ONU ANLAYAMADIM.

    tek dileğim son iki kitabın sıkıcılıktan uzak olması. bir de korkuyorum kitabın sonunda Rowan 'I'II find you' diyip duruyordu
    Kingdom of Ash'de aynı kelimelerle başlıyor, e böyle olunca bende Tower of Dawn boyunca Aelin'i arıyorlar da bulamıyorlar mı diye düşünüyorum elimde olmadan... umarım öyle bir şey yoktur ve ben abartıyorumdur.

    sorry. sorrya.
  • SENİ BİR BEN ANLADIM SANIRIM BEN DE YANLIŞ ANLADIM..

    Ah bu Behçet yok mu Behçet..
    Ben ona Behçet diyorum. Kendi karakterinden ötürü sanırım aramızda böyle bir yakınlık oluştu.
    Eminim hayatta olsaydı ve bir karşılaşma imkanımız bulunsaydı “Behçeeeeeet” dememden kesinlikle rahatsız olurdu.
    Bazı yazarları tanımıyoruz, tanıyamıyoruz. Ama nasıl?
    Genelde çoğu kişinin düştüğü hata en bilindik kitaplarını okumak oluyor. (Benim için bir hata ve bu hataya ben de düşüyorum.)
    Behçet için de geçerli olan “Godot’yu Beklerken” oldu. Onunla daha fazla tanındı.
    Ya da insanlar diğer kitaplarına ulaşmak istese bile ulaşamadı? Anlayamadı... okunmadı.. Ha şu var -onu anlamak- herkese göre de değildi..

    Yazar hakkında bilgi vermeyeceğim. Bunlar zaten internette türlü şekilde dolaşıyor. Fakat genelde kendisine varoluşçu diyen sayfalar olmuş. Bana göre varoluşçuluk ile pek bir alakası da yok. Tamamen bir hiçlik, yokluk..

    Nobel edebiyat ödülünü kazanınca konuşma yapmaya gitmemiş bir yazardan bahsediyoruz. Hatta eşi Behçet için bunun bir felaket olacağını da söylemiş. (Kazanacağı ünden dolayı.)

    Kendisi son derece umutsuzlar prensi. Her gün ölmeyi arzuluyor ama bunun olacağını da ummuyor. (?)
    Hatta kitapta bir yerde babaannesinin notlarına ulaştığını ve onun ölmeyi arzulayan sayfalar yazdığını belirtiyor. Ama babaannesi gayet uzun seneler yaşamış bir kadın...
    Kendisini ve ailesini -bu konuda- bir zayıflık gibi görüyor. Nasıl desem sanki bu düşünceyle lanetlenmiş gibi.

    “MUTSUZLUKTAN DAHA HOŞ BİR ŞEY OLAMAZ,” bakış açısıyla yıllarını kendi karanlığında öylece sürdürüyor. (Haklı?!)

    Kitap tam bir kara kutu.
    NOKTALAMA İŞARETLERİ SIFIR!
    Ne virgülle cümlelerini ayırmış ne de noktayla paragraflarını bitirmiş....
    Tamamen dümdüz yazılar.

    Ben bu kitabın bir günlük olduğunu düşünüyorum aslında. Ama nasıl günlük?
    Sanki kendi hayatını bir şekilde paragraf paragraf yazıya dökmüş ve bunun anlaşılmasını istememiş. Zaten anlaşılmasın diye de elinden geleni yapmış. Günlük olarak algılanmasını istemediği için de ne tarih ne saat hiçbir şey belirtmemiş. Sanki birine sms atıyor gibi bir hali var açıkçası. (Günümüzce çevirisi)

    Kitabın tanıtım yazısında Pim’e karakter yüklemişler. Bana göre Pim Behçet’in ta kendisi.
    Kitapta çok fazla “çamur” “çuval” ve “konserve kutuları” üzerine paragraflar yazmış.
    Bana göre “Çuval”, “çamur”, “konserve kutuları” bile karakter olabilir.
    Kitapta bazı cümleleri o kadar çok tekrar ediyor ki...
    Mesela;
    “bir terslik var burada”
    “Pim’den önce Pim’den sonra acaba nasıl?”
    “Sağ bacak sağ kol ha it ha çek on metre on beş metre”
    Hiçbir şey anlamadınız di mi? Eminim cümleler çok anlamsız geldi. Zaten yazar da bir şeyi anlamamızı istememiş, yani doğru olan anlamamak takılmayın. Ayrıca biri anlasaydı kitabı ve yazara ulaşsaydı Behçet sinir krizi filan geçirirdi. (Eh işte, tahmin.)

    Mesela biraz alıntılar üzerinden konuşalım çünkü başka türlü ne söylesem anlaşılmayacaktır.

    “Daha az acı çekmek gibi kaygılarım yok bir parça güzellik olsun da istemiyorum soluk alışveriş durduğunda buna benzer şeyler duyamıyorum nasıl olduğunu söylemiyorlar bana bu kez”

    “Daha iyi diyordum kendime dünden daha az iyi daha az çirkin daha az aptal daha az acımasız daha az kirli daha az yaşlı daha az mutsuz ve sonra ben diyordum kendime ben hep daha kötüye hep daha kötüye sürükleniyorum”

    Nasıldı ama? Bir şeyler oluştu mu?


    Mesela “çamur” kelimesini bir düşünelim.
    Bazen şöyle anladım;
    1-Hayatının en kötü zamanını “çamur” diye nitelendirmiş.
    2-Kendi karanlık yüzünü ya da içinin karanlık tarafına “çamur” ismini vermiş.
    3-Ya da cidden hayatına giren eşi, dostu, bir çocuk ne bileyim hayatını olumsuz etkileyen bir insandan “çamur” diye bahsetmiş.
    4-Sözlükteki ilk anlamıyla. Bildiğimiz “çamur” olarak.

    Örnekler vereceğim. (Kitaptan alıntıları geçirmek çok zor oluyor ya siz nasıl hergün paylaşıyorsunuz? Valla inceleme yazmaktan vazgeçebilirim her an.)

    “Bazen bu konumda yine uyuyakalıyorum dil içeri giriyor ağız kapanıyor çamur açılıyor yine uyuyakalan benim içmeyi bırakıyorum ve uyuyorum yeniden ya da dil dışarıda tüm gece boyunca tüm uyku süresi boyunca içiyorum işte gecem bu benim böyle yazdım işte başka gecem yok benim uykudan uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var insanlarınkine hayvanlarınkine de uyanıyorum sonuncusuna ne kadar var diye soruyorum kendime aktarmayı sürdürüyorum bir an daha sürüyor bu böylece olanaklarımdan başka biri de bu”

    “Dil çamurla kaplanıyor bu da oluyor tek bir çaresi var bunun ağzın içine yeniden sokmak ve çamuru emip yutmak ya da tükürüp atmak biri ya da öteki soru besleyici bir değeri var mı çamurun farklı yaklaşımlar neler olabilir biraz daha sürdürmek bununla”

    “Ağzıma dolduruyorum çamuru bu da oluyor olanaklarımdan başka biri de bu biraz daha sürdürüyorum bununla soru yuttuğumda besleyici değeri var mı çamurun nasıl açılımlar getirebilir konuya güzel anlar bunlar”

    Aslında daha çok fazla var. Ama herkes kendisine farklı bir anlam çıkaracaktır eminim. Noktalama işaretlerinin olmaması da tetikliyor bunu. Yazar zaten bilerek kullanmadı, anlaşılmak istemedi. Bir konusu da yok. Roman desen değil. Günlük desen tam olarak o da değil. Tam bir boşluk, yokluk, anlamsızlık. Sanki içini bu satırlara kusmuş.

    Bazı cümlelerinde Pim benim, ikimizin birbirimizden farkı yok diyor. Sonra hayatına Bom’u sokuyor.. Sonra “Krim” geliyor “Pam” geliyor.. Sanki hepsi kendisi ama hepsi farklı..?!

    BAKIN! Kendisi için diyor ki: “Az bir şeydim azdım ama var oldum zorunluydu çünkü”

    “Adaletimiz böyle istiyor hiç bitmesin istiyor! Her şey öldü ya da var olmadı hiç kimse yarımız sürekli cellatız yarımız sürekli kurbanız” (kitapta böyle bir paragraf yok. Ben yazdığı cümleleri birleştirmişim. Aslında anlatılmak istenen bu diye not almışım.)

    Valla incelemeyi nasıl bitireceğim, size şu an neler anlattım hiç bilmiyorum. Kendim ne anladım onu da bilmiyorum. Ama eğer bir imkanım olsaydı bu kitap hakkında yazarla sohbet etmek isterdim.

    Hayat böyle işte. Kitapta da Pim, Bom vs isim verdiği karakterleri sürekli hayatına ekleyip çıkarıyor. Ve diyor:
    “Üç yaşam var geçmiş yaşam şu anki yaşam gelecek yaşam
    Ve Ben Bomdan ayrıldığım zaman başka biri Pimden ayrılıyor ben Pime ulaştığımda başka biri Boma ulaşıyor
    Bom sensin bom benim Pim sensin Pim benim kaderlerimiz her şey aynı herkes aynı
    Bir terslik var burada”

    (Alıntılarda ve notlarımda noktalamalara, yazım kurallarına dikkat etmedim. Kendi yazdığı gibi bıraktım.)
  • Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)