selamlar. inceleme yazan birisi hiç değilim. romanı okumadan evvel göz atılan incelemelerin/tenkitlerin romanı okuma esnasında üretilen anlama müdahale olduğunu düşünüyorum. bu sebepten, incelemeye göz atacak okur dostlarıma romanı okuduktan sonra buraya uğramalarını tavsiye ederim.
başta da belirttiğim gibi, bir eseri umuma sunacak şekilde incelemem. bunun istisnası platon, symposion'du. okuduğumda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. üzerine yazıp çizmek müellife karşı bir teşekkürüm ve dahası sorumluluğum gibi hissettirmişti. kristof, bende benzer bir etki uyandırdı. kitabın sosyal mecralardaki popülerliği "acaba?" dedirtirken, okuduktan sonra size bir "iyi ki!" bırakıyor.
kitap üç ayrı bölümden oluşuyor. bazen bölümler arası tutarsızlık, kurmacanın iskeletinde pürüzler olduğunu hissedebilirsiniz. ancak geriye dönerek okuduğunuz zaman taşların oturduğunu fark edeceksiniz.
klaus ve lucas savaş zamanı yaşamış olan ikiz kardeşler. ancak onları ayıran dışarıdaki savaş değil, içerideki, yani ailedeki savaş. talihsiz bir olay sonucu lucas'ın hastaneye düşmesiyle ikiz kardeşlerin yolları ayrılıyor. okuyucu bunu son bölümde idrak ediyor. çünkü lucas, delirmemek ve yalnızlığını bastırabilmek adına "büyük defter" adını verdiği bir deftere hayallerle süslü bir öykü, öykünün içinde bir nasihatname yazıyor. kitabın bu bölümündeki üstkurmacada lucas, klaus'u es geçmiyor, anlatıcı kimliğinde çocukken ayrıldığı kardeşini eklemeyi unutmuyor. büyük defterde ben ve o yok, biz var.
ikizlerin birbirlerinin yaşamlarından haberleri olmadığını ancak benzer zamanlarda aynı lokasyonlarda bulunduklarını görüyoruz. ayrıca birbirleriyle konuştuklarını, birbirlerini yanıtladıklarını, yani birbirlerini "hissetiklerini" kristof bize satır aralarında veriyor. lucas, klaus'un derin yalnızlığını clara
Büyük Defter & Kanıt & Üçüncü Yalan, Macar yazar Agota Kristof’un 1986-1991 yılları arasında kaleme aldığı bir üçleme, YKY tek cilt hâlinde basmış. Bence iyi de olmuş çünkü üç bölümü peş peşe okumak kitaptaki ayrıntıları yakalamak açısından önemli bence. Eser, dokuz yaşında ikiz erkek kardeşlerin savaş nedeniyle anneleri tarafından kitap boyunca adı ‘büyük şehir’ olarak geçen yerden ‘küçük şehir’e anneannelerinin yanına getirilmeleriyle başlıyor. İlk bölüm boyunca adı açık açık telaffuz edilmese de, 2. Dünya Savaşı’nın küçük bir Macar köyündeki yansımaları aktarılıyor. Önce Alman işgali, ardından kurtuluş gözüyle bakılan Sovyetler’in gelmesi ve SSCB’nin ilk dönemlerinde yaşananları iki çocuğun gözünden okuyoruz. Savaşın insan ruhunda açtığı tahribat ve sıradan insanların hayatlarında neden olduğu trajedilerin yanında oldukça hassas iki çocuğun gündelik hayatlarında öldürmeyi normalleştirme noktasına nasıl gelebildiğini okumak oldukça sarsıcı. Bunun yanında, Anneanne karakteri de tüm bu trajediler içinde yer yer insanı istemsizce güldüren, nevi şahsına münhasır, benim için de iç dünyasını tam anlamıyla çözemediğim ve unutamayacağım bir karakter oldu. İkinci bölümde zamanda biraz daha ileri gidiyoruz ve bu kez SSCB dönemi eleştirisiyle, bu konuda yazılan eserlerin çoğunluğunun aksine, objektife çok yakın bir dönem panoraması çiziyor Kristof. İkinci bölümün sonuna doğru anlıyoruz ki romanın kurgusunu adeta kat kat örmüş aslında ve tüm bu savaş, devrim ve çocukluk hikayesinin altında muazzam bir incelikle işlenmiş bir aile trajedisi çıkıyor karşımıza yavaş yavaş. Bu kata inerken yazar, gerçeklik algınızla epey oynuyor; bir süre olayın aslının ne ya da kimin kim olduğunu bilemiyor ve sayfaları merakla çeviriyorsunuz. Tüm kitaba bayılmakla beraber bu kısımdan ayrıca keyif
Suyun kurusun kanadın kırılsın değirmen
Yetişir beni öğüttüğün
Bırak cahilliğim saflığım gitmesin elden
Bilmek yanmakmış büsbütün.
Ben ettim sen etme kuzum değirmenci baba
Boşuna değil bu telaş
Öğrettiğin acı şeyler gelmiyor hesaba
Mola ver dönmesin bu taş.
Allahını seversen yarıda kes bu işi
Sürmesin bu korkulu düş
Rüzgar dalda bırakır yarı olmuş yemişi
Tam olanı düşürürmüş.
(1 Haziran 1948)
Cahit Sıtkı TARANCI
Anadolu'da küçük bir kasabada, kendi halinde yaşayan insanlar bir gün, ilçenin kaymakamı da dahil olmak üzere kasabanın bütün devlet görevlileri bir evde alem yaparken, mal müdürünün adının hakkını verir ve zelzele oluyor der.. Hepsi sarhoşluktan, panikten düşer, yuvarlanır, yaralanır. Alem yaparken ev sallandı demekten korkan kasaba efradı da zelzele oldu diye dedikodu çıkarmak zorunda kalır. Alemde bulunan kasaba doktoru "kaymakam ağır yaralı" der. Deprem söylencesinin padişaha kadar ulaşmasıyla meselenin resmi bir hal alması anlatılır.
Osmanlının uzun yıllar boyunca geçirdiği depremi anlayabilmesi için traji-komik bir yanlış anlamaya ihtiyacı vardır sanki. İstanbul dışında neredeyse her yerin sıradan, köhne ve değersiz sayıldığı bir ülkenin sefalet, yokluk ve savaşların bellerini büktüğü insanların devletinden umudunu kestiğini ne güzel anlatır! (sayfa 141)
Halkın depremden, ortada dönen dolaplardan, Osmanlı’yı kanser gibi sarmış yolsuzluklardan haberi yoktur. Halk sadece kendi yoksulluğunu bilmektedir ve bunun sebebini “taktir-i ilahi” olarak açıklamaktadır.