"BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ"
Gece vagonun içi karanlık. Annemin anlattığına göre kadının biri bana,
'Hadi Vartan bir şarkı söyle de biraz şenlenelim,' demiş. Ben de şöyle bir şarkı tutturmuşum:
'Elinde bir deste gül
Gülistan'dan geliyor,
Yavuklusu yanında
Al yanaktan öpüyor.'
Vartan İhmalyan, 1913’te Konya’da doğdu. 1944’te Robert Kolej’in mühendislik bölümünden mezun oldu. Ardından Fransa, Macaristan, Polonya ve Çin derken 1961’de Moskova’ya yerleşti ve 1987’deki ölümüne kadar orada yaşadı. Bir mühendis, bir göçmen, bir dil sever. Ve Türkiye’yle bağı hiç kopmayan bir yürek.
Edebiyatımızda “İhmal Amca” olarak tanınan, çocuklara armağan ettiği masallarla hafızalara kazınan Vartan İhmalyan’ın Bir Yaşam Öyküsü, 20. yüzyılın çalkantılı coğrafyasında bir Ermeni, bir Türkçe sever, bir komünist ve bir entelektüel olarak var olma mücadelesinin belgeseli. Kitap, onun “Benim iki anadilimden ilki Türkçe’dir” sözünü edebi bir kimlik tanımı olmaktan çıkarıp derin bir tarihsel ve siyasi bağlama oturtuyor.
Eserin, Vedat Türkali ve Mete Tunçay’ın değerlendirme yazılarıyla birlikte sunulması bakımından da kıymetli; çünkü bu isimler hem İhmalyan’ın tanığı olduğu dönemin hem de Türkiye sol hareketinin önemli aktörleri. Peki, bu anı kitabını diğerlerinden ayıran şey ne? Neden hâlâ okunmayı hak ediyor?
İhmalyan anılarına 1915’e, Konya’dan kalkan bir trenle başlıyor. Henüz iki yaşında olmasına rağmen aile büyüklerinden dinlediği bu travmayı şöyle aktarır: “Derken, günün birinde katar katar hayvan vagonlarına binmiş, Doğu’ya gidiyoruz. Bende bir sevinç, bir sevinç ki trene binmişim diye. Oysa sürgüne gidiyormuşuz.”
Bu masum bakış açısıyla söylenen söz, Ermeni tehciri gibi bir kırılma anını edebiyata taşırken, aynı zamanda ailesinin nasıl kıl payı kurtulduğunu (Ereğli’de ambar müdürü olan bir
Bu kitabı okuyunca gerçekten de neden herkesin anne-baba olmaması gerektiğini çok daha iyi anlıyorsunuz.Üzücü olan konu ise hikayenin gerçek olması. En acı yanıysa Diana’nın yalnız olmaması, bu tür duruma mahkum olan o kadar çok çocuğumuz var ki insan düşündükçe çığlık atası geliyor, çocuklara el sürmeyin, onların bedenlerini ve ruhlarını kirletmeyin, diye. Gerçekten de çocuğuna ilgi ve sevgi gösteremeyecek, hastalıklı bir ruha sahip olan ve bu hastalıklı ruh ile çocuklarını zehirleyen, hayatlarını mahvederek onlara zarar veren, vicdanı ve merhameti olmayan insanlar anne-baba olmamalı hem de birden fazla çocuk sahibi asla olmamalı.
Ah sevgili Diana, sessiz sakin ezberletilmiş kelimelerle yok oldu gitti. Hikayeyi birkaç saate rahatlıkla okuyarak bitirebilirsiniz, röportaj şeklinde ilerliyor ama duygusal olarak yorulabilirsiniz.
Hamnet'i bitirdim. Kitabın konusu ve vermek istediği duygu güzeldi. Özellikle son sayfalar beni çok etkiledi ve duygulandırdı. Baba ile oğul arasındaki bağın yansıtılışı çok hüzünlüydü.
Kitap boyunca en sevdiğim karakterlerden biri Agnes oldu. Çevresindeki insanlar onu tuhaf bulsa da ben onu iyi kalpli, güçlü ve çocuklarını çok seven bir anne olarak gördüm.Kitap boyunca en çok onun acısını hissettim.
Ancak yoğun betimlemeler nedeniyle okumakta zorlandım. Bazı bölümlerde hikâyeden uzaklaşıp uzun tasvirlerin içinde kaybolduğumu hissettim. Bu yüzden kitapla tam olarak bağ kuramadım.
Son iki sayfa beni ağlattı ama o iki sayfaya ulaşmak benim için oldukça zordu.
Puanım: 5,5/10
"Ömrümü bu milletin insanları birbirini helak etmesinler diye harcayacağım.Bu milletin evlatları birbirlerine böyle bir muameleyi reva göremezler. Buna hakları yok. Çünkü dışarıda bize düşman kocaman bir dünya var zaten. Biz kime düşmanız bu ülkede? Biz birbirimize nasıl düşman olabiliriz? Bir ömür bunu anlatmaya adaycağım kendime."
Sibirya gazisi, bilge ve lider bir adam olan Bekir’in erdem ve iyilik timsali oğlu Seyfullah…
Yolu ve okulu olmayan uzak bir dağ köyünde bir rüyası, bir hayali var Seyfullah’ın: Oğlu Nurullah’ı okutmak…
..."Alaca bir at koşar içimde zamansız, mekansız nefese doğru... at vuruldu; içim paramparça Rüveyda..."
Belki bir çoğumuz şiirleriyle tanıyoruz aslında ama aynı zamanda yazar da olan, Türkiye’nin, yönetim sanatı ve liderlik alanındaki önemli bilim insanlarından, Prof. Dr. Nurullah GençOmuzlarımda Dünya adlı eserini yazarı tanımak adına çok güzel bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Çünkü bu kitap yazarın yokluk içindeki zorlu çocukluk yıllarını, eğitim mücadelesini ve hayallerini anlattığı Timaş Yayınlarından 336 sayfalık dokunaklı bir otobiyografik anı kitabı. Hâtıraları okurken bazen gülümseyecek, bazen hüzünlenecek, çokça düşünecek ve hayata dair yol işaretleri bulacaksınız satırlarda...
Engeller, sorunlar ve imkânsızlıklar baba ve oğulun hayallerinden daha büyük.
Başarmak için çok çalışmalı, asla yılmamalı ve sabretmeli.
Bir kış günü başlayan uzun, meşakkatli yolculuk ve dünyayı omuzlarında taşıyan bir umut.
Onlara destek olan ise güzel insanlar ve duanın gücü.
Omuzlarımda Dünya’nın sayfalarında, yaşanılması çok daha zor hale gelen yeryüzünün ve çölleşen insanlığın, medeniyetimizdeki ilim ve irfan iklimini aradığını iliklerimize kadar hissediyor olacağız.
Dünya öylesine bir girdabın içinde ki sevgiyi kanatlandıran yeni bir ses, önce başkaları
Yasla ilgi çok kitap okudum, çok vakayla çalıştım; ama hiçbiri bu kadar derinden etkilememişti. Bir annenin kaybettiği oğlu ile ilgili tuttuğu yas ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Adım adım kaybı, yası, alışma(ma)yı, baş etmeyi anlatıyor. Kitabı okuyabilmek ve tamamlayabilmek için de gerçekten sağlam bir irade gerekiyor. Yine de mutlaka okumayı deneyin.
Bahçıvan ve Ölüm’ün sayfalarını ilk araladığımda, bir başkasının hikayesini değil, kendi hayatımın en kuytu odalarını okuyor gibi hissettim.
Babalarımız... Sırtımızı yasladığımız, gölgesinde soluklandığımız o ulu dağlar. Çocukluk aklıyla onları ölümsüz sanırız. Oysa zaman ilerledikçe, o dağların da bir gün dumanlanıp gözden kaybolacağını fısıldar hayat kulaklarımıza. Kimi babalar bir fırtınayla, ansızın göçer bu dünyadan; kimileri ise yapraklarını yavaş yavaş döker. İnsan, bir hastane odasının o soğuk beyazlığında yüzleşir en büyük korkusuyla ve zihninde o amansız sorular filizlenir: Onsuz ne yaparım? Bu boşluğu nasıl göğüslerim? Yokluğun o sağır edici sessizliğine nasıl alışırım?
Oysa dünya kuruldu kurulalı, zamanın tekerrürden ibaret o kadim döngüsü hiç değişmedi: Doğarız, büyürüz ve nihayetinde aslımıza döneriz. İnsanoğlu, yolun sonundaki o mutlak karanlığı, öleceğini bile bile hayata sarılan, her şafağa yeniden umut eken yegâne varlıktır.
Şükür ki babam henüz hayatta ve yanımda. İleride heybemde "keşke"ler taşımamak için, şimdiden her anın sarrafı olmaya çalışıyorum. Yazarın o incelikli anlatımında bulduğum gibi; her yeni hastalıkla ölümün gölgesi biraz daha yaklaşıyor belki de üzerimize. Ve biz, her başarılı tedavinin ardından koparılan küçük bir zaman dilimiyle, ölümü biraz daha ertelemiş olmanın o buruk, o kırılgan mutluluğuyla avunuyoruz.
Bu kitap, hayatın bu durağına henüz uğramamış olanlar için sıradan bir metin gibi görünebilir. Fakat o koridordan geçenler için sessiz bir çığlık, tanıdık bir ağıttır. Sayfalardaki o hastalık süreçlerini okurken, kendi saklı aynamla karşılaştım.
Peki ya sonrası? Sonrasını düşünmek, kalbime dar gelen bir hırkayı giymek gibi... Onu düşünmeyi, şimdilik sadece ertelemeyi seçiyorum.
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,4bin okunma